30 Ocak 2026 Cuma
Gözlemcinin Görünmez Ruhu: 12. Ev Günlüğü
21 Mayıs 2024 Salı
Sonsuz Kütüphane
Kütüphanenin sonsuz koridorlarında yankılanan adımlarım, sessizliği bozuyor. Her adımda, binlerce kapının arasından seçim yapmak zorundayım. Her biri, bilinmeyen bir evrene açılan bir portal. Sonunda, deri kaplı eski bir kitabın önünde duruyorum. Altın harflerle “Evrenlerin Ötesinde” yazıyor.
Kitabı açıyorum ve sayfalar arasında kayboluyorum. Gözlerim, fantastik yaratıkların ve büyülü krallıkların resimleriyle karşılaşıyor. Bir sayfada, ejderhaların gökyüzünü dans eder gibi süzüldüğü bir dünya var. Başka bir sayfada, insanların düşünceleriyle iletişim kurduğu bir toplum. Ve bir diğerinde, zamanın anlamını yitirdiği ve her anın sonsuza dek yaşandığı bir gerçeklik.
Bir sayfayı çeviriyorum ve kendimi, yıldızların arasında süzülen bir gemide buluyorum. Yanımda, bilge bir kaptan var. Bana evrenin sırlarını anlatıyor ve yıldızların şarkılarını dinletiyor. Her notada, evrenin derinliklerine dair yeni bir bilgi ediniyorum.
31 Mart 2018 Cumartesi
Yazı Yazmak
...........................
"Yazı yazmak; boşuna kafamızı, ruhumuzu harcamak, hayallerimizi, düşüncelerimizi satmak, tabiatımızı zorlamak, durup dinlenmeden hareket içinde olmak, hep bir amaç için koşmak... Sonra da yazmak, yazmak, yazmak, dönen bir tekerlek gibi, makina gibi yazmak! yarın, öbür gün daha öbür gün yazmak. Tatil yok! Bayram yok! Ne zaman duracak ne zaman dinlenecek bu adam? Vah zavallı!" s: 43
"Ne saadet! Yüz parça olmamak, ruhun ve vücudun güçlerini ÖTEDE, BERİDE harcamamak." s: 43
"Alıştığı şeylerden korkmuyordu. Alışmadığı şey ise hayata karışmak, adam görmek, öteye beriye koşmaktı. Fazla kalabalıkta boğulur gibi oluyordu." s: 77
"Her seferinde güneşe hülyalı gözlerle, hüzünlü bir gülümsemeyle bakar, ruhundaki fırtına yavaş yavaş dinerdi." s: 84
21 Şubat 2018 Çarşamba
Gökyüzünü Çalan Betonlar ve İstanbul'un Ruhu
8 Temmuz 2017 Cumartesi
Gezi Blogları
Türkiye'nin de gerçek birer gezgin gibi -turist gibi değil; turist ile gezgin arasında çok fark var- dünyayı dolaşan gençlerinin olması ne iyi... Her ne kadar çok geç kalınmış olsa da. Bu gençler için mal, mülk ve araba edinme, bankaya paralar yığmak önem taşımıyor. Fight Club (1999), Özgürlük Yolu (2007) 🏕️🚶♂️ Yaban (2014) 🎒🌏 filmlerinin etkisi olabilir mi? İşe git-eve gel, trafikte saatler harca. Haftasonu alışveriş yap, sana dayatılanları satın al. Sosyal medyada filtrelerle, fotoşopla maskeleştirdiğin selfielerini, her yaptığını, her arkadaşınla buluşmanı paylaş. Arkadaş ve yakınlarınla görüştüğünüzde bile telefonu elinden bırakma. Oradayken orada olma. Trend mekanlarda görün. Böylece farklı olduğunu sanırken aslında rutin bir hayatla yılların geçsin. Şehir hayatında sıkışıp kalınmış bu Sisifos döngüsünden kurtulabilmek o kadar kolay değil elbette. Herkes coşkuyla isteklerinin peşinden gidemez, korkar, düşünür sonu ne olacak diye. Büyük kent aslında bir akvaryuma benziyor bu anlamda. Balıklar gibi her gün aynı yolları aşıp, aynı sıradan şeyleri yapıp, aynı balıklarla karşılaşıp, bize verilenlerle yetinip yaşadığımızı
sanıyoruz. Akvaryum balıkları denizi ve okyanusu bilmedikleri için
muhtemelen kendi hallerinden de memnunlar (Burada aklıma nedense Matrix -1999- geldi.). Şehir hayatı böyleyken çok daha küçük yerleşimler olan kasabalar çok
daha küçük ve kasvetli akvaryumlar olabilir. Oradaki minik balıklar da
büyük kente gelip büyük akvaryuma girme hayali kurabilir. (Nuri Bilge Ceylan'ın Kasaba - 1997, Mayıs Sıkıntısı - 1999 ve Uzak
- 2002 -üçü de harika filmlerdi-.) Ne tuhaf ki şehirliler de küçük bir kasabaya yerleşmek ister. Küçük akvaryumdaki balığa olasılıkların çokluğu, büyük akvaryumdakine ise azlığı cazip gelir. 2 Haziran 2017 Cuma
İstanbul'da Doğaya ve Tarihe Yolculuk
31 Temmuz 2016 Pazar
Son Günlerde Blog ve Yazı Yazmak
Bir süredir bloga yazı ekleyemedim. Bunun sebebi son zamanlarda her şeye karşı biraz ilgisiz olmam. Bu da iyi değil tabi devam ederse melankoliye kapılmak mümkün. Sanki dünyada her şey kötüye gidiyor, insanlık bir kaosa ve karanlığa sürükleniyor... Her yerde acılar artıyor... Acımasızlık, zalimlik, vicdansızlık, kötülük, bencillik dünyaya hakim oluyor. En çok da komşumuz olan ülkedeki iç savaşın neden olduğu korkunç sonuçlar son derece üzücü... O kadar yakınımızda ki... Hayatını kaybedenler, doğup büyüdükleri toprakları terkedip bilinmezliğe yol alanlar... Bir ülke ve vatandaşları parçalandı. Ayrıca ülkemizde de terör örgütünün saldırıları sonucu her gün şehit veriyor ve yine terör örgütlerinin düzenlediği halkı hedef alan dehşetli patlamalarda insanlarımızı kaybediyoruz. Ulusal güvenliğimize yönelik ciddi tehditlerle mücadele ediyoruz. Hepimiz aynı dünyada yaşadığımıza göre uzakta veya yakında felaketlere üzülmemek imkansız. Dünyaya korku yayan olaylara karşı gelecek için umutlu olmak zorlaşıyor. Yine de insanlara, hayvanlara ve doğaya her zaman sevgiyle, iyilikle, vicdanla yaklaşıp tek haklı kendimizmiş gibi davranmadan, kibire kapılmadan, farklı olanı dışlamadan hayata tutunabilmek, evrensel insani değerlere saygı göstermek gerekiyor. Zor zamanlardan geçen güzel ülkem ve dünya için huzur, barış ve sevgi diliyorum... 
27 Ekim 2015 Salı
Bulutların Arasında Kaybolmak
28 Eylül 2015 Pazartesi
2 Ocak 2015 Cuma
4 Aralık 2014 Perşembe
Bir Sarı Ağaç
10 Kasım 2014 Pazartesi
10 Kasım
Dünya tarihine Türk'ün adını onurlu bir şekilde yazdıran; zor koşullarda mücadele edip bağımsız Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran; örnek alınan ve tüm dünyanın takdir ettiği Mustafa Kemal Atatürk'ü saygıyla, sevgiyle, teşekkürle ve gururla anıyorum. Onun vizyonu ve ileri görüşlülüğü doğrultusunda gösterdiği yolda giden bir Türkiye'nin her zaman güçlü olacağına inanıyorum.
5 Ağustos 2014 Salı
Arkeoloji Üzerine
*****Bu sayfalardaki yazıların tüm hakları yazara aittir. Sadece kaynak gösterilerek, yazar adı ve orijinal sayfanın aktif linki belirtilerek alıntı yapılabilir ve paylaşılabilir. Nalan Yılmaz adıyla tüm yazılar 'Creative Commons Attribution Noncommercial-No Derivative Works 3.0 Unported License' altında tescillidir.
22 Temmuz 2014 Salı
Nesneden Öte
10 Mart 2014 Pazartesi
İş mi Eser mi?
27 Aralık 2013 Cuma
9 Ekim 2013 Çarşamba
20 Ağustos 2013 Salı
27 Mayıs 2013 Pazartesi
İstanbul ve Taşra
Osmanlı'da İstanbul merkez, onun dışında her yer taşra olarak algılanıyordu.* Taşra büyük şehrin imkanlarından yoksundur, muhafazakardır, yeniliklere açık değildir veya geç adapte olur. Merkez tarafından ihmal edilmişliğin hüznünü taşır. Genç biri için geleneği, yavaşlığı, ağır ve basık bir havayı, geçmişi, tekdüzeliği, bağımlılığı, sakinliği, sonsuz bir cansıkıntısını ve yaşlı olanı temsil eder. Kasabalı genç başka imkanların olduğunu bilir. Dünyasını genişletmek, özgürleşmek, baskıdan, kasvetten ve kısır döngüden kurtulmak ister. Bir şekilde yaşadığı yerden göç etmeyi hayal eder. İstanbul imkanlar dünyasına açılan bir kapıdır. Nuri Bilge Ceylan'ın 'Kasaba' ve 'Mayıs Sıkıntısı' filmlerinde Anadolu kasabasında doğa içinde geçen hayatlar yalın bir şekilde ele alınır. 'Uzak' filminde ise kasabadan İstanbul'a kuzeninin yanına gelen kişinin köklerinden uzaklaşma isteği, umutları ve kırgınlıkları İstanbul görünümleriyle anlam kazanır...















.jpg)



