30 Eylül 2008 Salı

Edward Hopper ve Deniz Tarafındaki Odalar

Hudson nehri yakınlarındaki küçük bir tatil kasabası olan Nyack’ta doğan Amerikalı sanatçı Edward Hopper (1882–1967) New York’ta hayatını sürdürür. Yaz aylarını ressam eşi Josephine Nivision ile birlikte Cape Cod yakınlarındaki deniz kıyısındaki evinde geçirir. En büyük tutkusu gün ışığıdır. Işığın etkileri üzerine yoğunlaşır. Paris’te genç bir sanat öğrencisiyken başlayan bu ilgi tüm kariyeri boyunca devam eder. Sıradan olan şeylerdeki farklı ve garip yönleri arayan Hopper Avrupa seyahatlerinde eğitimlere, sanatsal etkinliklere katılır ama herhangi bir akımdan etkilenmez. Sanatı tutarlı, kendine yeten ve bağımsızdır.

Edward Hopper, Demiryolu Günbatımı, 1929

28 Eylül 2008 Pazar

Melankoli: Tatlı Bir Hüzün mü Derin Bir Keder mi?

Melankoli en yoğun halindeyken derin bir keder içinde hüzünlü, acı çeken, yalnız, umutsuz bir insanın içinde bulunduğu durumdur. Melankolik mizaçlı kişi yalnızlığı, toplumdan uzaklaşmayı ve insanlardan soyutlanmayı tercih eder. Diğer insanlarla yakın ilişkiler içine girmekten kaçar. Yaşamı boş ve anlamsız bulur. Mutluluktan çok içsel huzuru, sakinliği ve sessizliği arar. Melankolik insan huzurlu olabilmek, sakin bir hayat sürebilmek için yalnızlığı seçer. Ancak yalnız olduğunda da hayatla ve insanlarla olan ilişkilerini sorgulaması ve sürekli düşünmesi, kendine yönelik acımasız eleştirileri ve varoluşunun nedenini araması gibi sebeplerden dolayı bir türlü dinginliğe ulaşamaz. Sıkıntıları ve bunalımları sona ermez. İçinde bulunduğu dünyaya ve topluma uyumsuz olduğunu hisseder. Bu durum bazen onu hüzünlendirirken bazen de memnunluk hissi verir. Olayların, yaşamın ve insanların içinde olmaktansa dışarıdan çıkarsız, amaçsız bir izleyici ve gözlemci olmayı tercih eder. Bu da hafif içsel bir gülümsemeyi beraberinde getirir. Kimsenin yerinde olmak istemez. Kendi olmaktan memnundur ama kendiyle uğraşmaktan da geri durmaz. Bitmeyen sıkıntısı, boşluk içinde oluşu ve hüznü onu içinden çıkamayacağı kederlere de boğabilir. Hüznü bazen gülerek –Demokritos-, bazen ağlayarak -Heraklitos-, bazen de suskunluğuyla –Hölderlin- açığa çıkabilir. 

24 Eylül 2008 Çarşamba

Rüyaların, Hayallerin ve Öteki Dünyaların Ressamı İstanbul'da

20. yüzyılın önemli sanatçılarından İspanyol Picasso ve Miro'dan sonra Salvador Dali de İstanbul'da. Bu üç isim içinden ilk tercihim Miro. Sabancı Müzesi'nde 20 Eylül'de açılan sergisinden dolayı şu sıralar basında sıkça yer alan sürrealist Dali için deli deniyor dahi deniyor. Resimleriyle ve hayatıyla ilgili bilgiler, yorumlar havada uçuşuyor. Müzenin kapısında uzun kuyruklar oluşuyor. Ne güzel. Benimse gitmek için acelem yok. Nasılsa bu retrospektif 20 Ocak'a kadar sürüyor. Sakin sakin görmek varken niye kalabalıkta itiş kakış bir şey anlamadan gezeyim ki.

Sürrealizm ile ilgili bir makaleye yönlendirmek istiyorum sizi. Gerçeküstücülüğün yazarın tanımıyla üst gerçekçiliğin evrenselliğini, tüm zamanları kapsamasını ve tek bir döneme indirgenemeyeceğini ifade eden bir yazı bu.

Sergiyle ilgili ayrıntılar için tıklayın. http://muze.sabanciuniv.edu/exhibition/exhibition.php?lngExhibitionID=84
_______________________________________

*****Bu sayfalardaki yazıların tüm hakları yazara aittir. Sadece kaynak gösterilerek, yazar adı ve orijinal sayfanın aktif linki belirtilerek alıntı yapılabilir ve paylaşılabilir. Nalan Yılmaz adıyla tüm yazılar 'Creative Commons Attribution Noncommercial-No Derivative Works 3.0 Unported License' altında tescillidir. 
_______________________________________

Hiçlikte Bir An'ın yeni yazıları için buraya tıklayarak e-posta bültenine abone olabilirsiniz.

20 Eylül 2008 Cumartesi

Arnold Böcklin'in Mitolojik ve Melankolik Resimleri

1827-1901 yılları arasında yaşamış İsviçreli Sembolist ressam Arnold Böcklin resimlerinde en çok eski yunan mitolojisinde yer alan doğaüstü varlıkları -sirenler, satirler, kentaurlar, nereus kızları, tanrıçalar, tanrılar vb- ve ölüm temasını işler. Düsseldorf Güzel Sanatlar Akademisi’nde sanat eğitimini tamamlayan Böcklin önce İsviçreyi dolaşır sonra Brüksel, Anvers ve Paris’e gider. Flaman ve Hollandalı ressamların çalışmalarını inceler. Paris’te Louvre’da çalışır ve pek çok manzara resmi yapar. Uzun süre kaldığı İtalya’da Rönesans sanatından etkilenir ve İtalyan sanatçılarla yakınlık kurar. Roma’da evlenen sanatçı 1856 yılında Münih’e döner. Daha sonra sırasıyla Weimar, Roma, Basel, Münih, Floransa gibi kentlerde yaşamını sürdürür. Weimar Sanat akademisinde iki yıl dersler verir. 1866’da Basel Müzesinin cephesine grotesk maskeleri model aldığı freskolar yapar.
 
Keman Çalan Ölümle Kendi Portresi, 1872, tuval üzerine yağlıboya, 61 x 75 cm, Berlin Staatliche Museen
Romantizm ve Empresyonizmin ardından 19. yüzyılda ortaya çıkan Sembolizmde en belirgin nitelikler tinsellik ve melankolidir. Sembolizmde iç dünya, düşler, hayaller, yalnızlık, düşünce, gerçek dışı, uyku ve ölüm de yer bulur. Diğer Sembolist ressamlar gibi Arnold Böcklin de doğanın ruhunu ve nesnenin gizini melankolik bir şekilde çağrışımlara ve sembollere başvurarak aktarır. Gördüklerini, yaşadıklarını, edebiyattan ve efsanelerden aldıklarını imgelem ve hayal gücüyle bir araya getirir. Simgesel ve mitolojik resimlerinde ruhsal durumun yansımasına önem verir. Fantastik resimleri yanı sıra ilk dönemlerinde ağırlıklı olarak yaptığı manzaraları da gizemli bir atmosfere sahiptir. Klasik mimariyle doğa, deniz ve antik figürler düşsel düzenlemeler içinde duygulara yönelerek güçlü etkiler uyandırır. Sanatçı manzaralarında romantik ressamlar gibi insanın doğa karşısındaki güçsüzlüğünü ve hüznünü göstermekle birlikte realistik bir tekniği de benimser. Ayrıca manzaralarında klasik mimarinin yer aldığı doğa resimleri yapan Claude Lorrain’den esintiler göze çarpar. 

Arnold Böcklin, Ay Işığında Harabeler, 1849, tuval üzerine yağlıboya, 24,5 x 32,5 cm
Böcklin İtalyan villalarını ve Toskana manzaralarını kaynak alarak 1858-1880 arasında Deniz Kenarında Villa adlı resmin pek çok versiyonu üzerinde çalıştı. Roma’da kaldığı sıralarda yaptığı 1865 tarihli resimde deniz kenarındaki siyahlı kadın, yükselen kademeler, dalgalı deniz, villanın bahçesindeki heykeller, gökyüzüne yükselen ağaçlar ve gölgede kalan karanlık kısımlar sahnenin dramatik etkisini güçlendiriyor. Rüzgarlı havada denizin dalgasının sahile vuruşu ve ağaçların tepelerindeki sallantı düşünceli kadını huzursuz ediyor gibi. Doğanın yansıtılışı, ışığın etkisi ve kadının duruşu melankolik, ümitsiz ve mistik bir izlenim bırakıyor. Ressam doğa içinde düşünceli, dalgın kadın figürüne sonraki yıllardaki çalışmalarında da yer verir. 

Deniz Kenarında Villa, 1865, tuval üzerine yağlıboya, 160 x 110 cm, Winterthur Sanat Müzesi, İsviçre
Çoğunlukla dış mekanda tasvir edilen mitolojik konulu resimlerden 1866 tarihli Nymphalar'ın Banyosu'nda kır tanrıçaları bir ağacın önünde dereye girerken görülür. Zeus’un kızları olan Nymphalar doğada bulundukları yere göre adlandırılırlar. Bu resim doğanın gerçekçi ve doğal aktarımıyla aydınlık, sıcak, canlı ve göze hoş gelen bir çalışmadır...

 Nymphaların Banyosu, 1863-65, tuval üzerine yağlıboya, Oskar Reinhart Foundation, Winterthur
Böcklin’in diğer sembolist sanatçılar gibi öteki dünyaya ve gizli olana duyduğu ilgi kendisini ölümle tasvir etmesinden anlaşılabilir. Keman Çalan Ölümle Kendi Portresi'nde bir elinde palet diğer elinde fırça tutarken ölümün soluğunu ensesinde hisseder. Arkasındaki iskelet tekinsiz ve ürkütücüdür. Koyu renkler, arka planın belirsizliği ve kurukafa kasveti ve ölümün getirdiği soğuk ürpertiyi güçlendiriyor. Ressam dünyaya gelen onbir çocuğundan beşinin bebeklik döneminde koleradan yaşamını kaybetmesine tanık olduğu için ölüm onda takıntılı hale gelmiştir.

Mitolojik bir sahnenin yer aldığı Kentaurların Dövüşü, Yunan vazo resimlerindekine ve tapınak metoplarındakine benzeyen bir düzenleme içindedir. Yunan sanatında tasvirlerine rastlanan bu yaratıkların belden aşağısı at belden yukarısı insan vücuduna sahiptir. Mitolojide Kentaurların kaba saba, kavgacı özelliklerinden ve çeşitli efsanelerinden söz edilir. Böcklin, bulutlara yakın yüksek bir yerdeki anıtsal gövdeli kentaurların şiddete yönelik tutumlarını gerilimli vücut hareketleriyle ve dehşetli yüz ifadeleriyle etkileyici bir biçimde yansıtmıştır.

 Kentaurların Dövüşü, 1873, tuval üzerine yağlıboya, 105 x 195 cm, Berlin Sanat Müzesi
İdil - Pan Sütunlar Yanında- adlı resminde çiçekler ve yapraklarla çevrili sütunlar arasında keçi ayaklı, boynuzlu çobanların tanrısı Pan elinde kavalıyla gösterilmiştir. İnsanları gürültüsüyle korkutmayı seven, kırlarda ve ormanlarda gezinip nymphaların peşinde koşan doğa tanrısı buradaki tasvirinde Akropolis eteğinde, su kenarındaki tapınağında tek başına, sanatçı kimliği belirgin ve sakin bir görünümdedir.

 İdil-Pan Sütunların Yanında, 1875, tuval üzerine yağlıboya, 62.5 x 50 cm, Münih Yeni Pinokothek Müzesi
Floransa’da yaşadığı yıllardaki çalışması olan İki Satir’in İzlediği Artemis'de yine anıtsal figürler dikkat çekiyor. Kompozisyon’da şehvetli iki satirin istekle baktığı bakire ve avcı tanrıça Artemis yeşil yosunlu bir kayalık üzerinde uyurken resmedilmiştir. Satirlerle kompozisyonun solundaki kayalık alan simetriktir ve dengeli bir dikeyliktedir. Koyu renkli satirler ve kayalık, bulutlu gökyüzüyle uyuyan tanrıçanın beyazlığı karşısında kontras oluşturur. Artemis açık renk ve şeffaf elbisesiyle koyu fon üzerinde ışıldar ve gözleri üzerine çeker. Böcklin’in fantastiğe, şiire olan ilgisi ve estetik hassasiyeti bu resimle bir kez daha kendini gösterir.

 İki Satirin Seyrettiği Uyuyan Artemis, 1877, ahşap üzerine tempera, 77 x 105 cm, Düsseldorf Sanat Müzesi
Bir tablonun seyirciyi şiir gibi düşündürmesi, müzik gibi izlenim bırakması ve bir şey anlatması gerektiğini savunan Böcklin resimlerinde mitolojinin ve gerçeğin görünmeyen yüzünün bir araya geldiği ideal bir dünyayı gösterir. Onun en önemli çalışmalarından biri olan 1880 tarihli Ölüler Adasında öteki dünyaya yönelik bir tasvir vardır. Yeraltı ülkesinde ölülere Akheron ırmağını geçiren sandalcı Kharon’un ölüleri taşıdığı kayığıyla yanaştığı, yüksek kayalıklı, hüzünlü, servili bir başka dünyanın adası görülüyor. Burası yalnızlık ve umutsuzluk adasıdır. 

Arnold Böcklin, Ölüler Adası, 1880, tuval üzerine yağlıboya, 111 x 155 cm, Basel Sanat Müzesi
Efsaneye göre ölülerin mekanına giderken ruhların ırmağı geçebilmeleri için ağızlarına birer metelik konurdu. Etrüsk mezarlarındaki tasvirlerinde ölen insanı yeraltı ülkesine alan bir cin olarak gösterilen Kharon toprağa gömülmeyen ve para vermeyen ruhları kovar, Hades bataklığını geçmelerine izin vermezdi. Hermesin kılavuzluğunda yeraltına inen ve Kharon’la konuşan ölüler ölümden sonra her şeyin boş olduğunun farkına varırlardı. Kharon’un ölüleri taşıdığı kayık bilinmezliklerin ve gizli olanın hakim olduğu adanın girişindedir. Kayıkta ayakta duran, uzun beyaz bir figürle oturan ve kürek çeken başka bir figür daha yer alır. Yukarı doğru yükselen sık servi ağaçları aşılamaz gibidir. Puslu, karanlık ve ışığın sızmadığı bir yere doğru gidilir. Bu uzun kavakların olduğu yer ölüler ülkesi tanrısı Hades’in karısı Persephone’nin korusudur. Gökyüzü bol sisli ve bulutlarla örtülüdür, güneş görülmez. Hades’in yönettiği bu ülke insanlar ve tanrılar tarafından nefret edilen bir yerdir. 

Ölüler Adası, 3. versiyon, 1880, panel üzerine yağlıboya, 80 x150 cm,  Eski Ulusal Galeri, Berlin
Karanlık resmin hüzünlü görünümü insanın trajik sonunu vurgular. İç karartıcı ve şüpheli bir mekana giriş simgelenmiştir. Böcklin ‘sakin bir yer’ olarak tanımladığı ve beş ayrı versiyonunu yaptığı resimdeki adayı bir İtalyan adasından örnek almıştır.  6 versiyonu olan ‘Ölüler Adası’ Romantik bestecilere ve 20. yüzyıl sanatçılarına da esin kaynağı olmuştur. Ferdinand Keller’in bu çalışmadan etkilenip yaptığı Böcklin’in Gömütü’nde (1901) melankolik sisli bir hava ve kara servilerle sarılmış gizemli bir kapı vardır.

Ölüler Adası (5.versiyon, 1886), Panel üzeri yağlıboya, 80,7 x 150 cm, Güzel Sanatlar Müzesi, Leipzig
Mitolojik konulu ve melankolinin belirgin olduğu resimlerden biri de Odysseus ve Kalypso’dur. Odysseus Homeros destanlarında serüvenleri anlatılan, Troya savaşına katılmış Yunanlı kahramandır. Savaş bittikten sonra yurduna dönüş yolunda pek çok macera yaşamış ve 10 yıl denizlere mahkum olmuştur. Zeus’un kasırgasında Odysseus’un arkadaşları boğulur. Kendisi dokuz gün denizde kaldıktan sonra tek başına yaşayan Kalypso’nun adasına çıkar. Gizemli Tanrıça onu adasında yedi yıl zorla tutar ve kocası olmasını ister. Oysa Odysseus’un tek amacı bir an önce yurduna dönmek ve karısı Penelope’ye kavuşmaktır. Efsaneye göre sekizinci yıl yine gözü yaşlı bir şekilde denize bakarken tanrılar ona acır ve Kalypso’dan Odysseus’u serbest bırakmasını talep ederler. Tanrıça istemese de bir sal yapıp melankolik kahramanı adasından uğurlamak zorunda kalır. Resimde Kalypso, elinde altın mekik tutar ve oyuk bir mağara önündeki bir kaya üzerinde yarı çıplak oturur. Başı biraz ilerideki kayalıklar üzerinde duran Odysseus’a dönüktür. Mutsuz ve özlem dolu Odysseus’a umutsuzca bakar. Onun kendisine ilgi göstermediğinin ve üzüntüyle kendini yiyip bitirdiğinin farkındadır. Sonsuz keder içindeki Odysseus başını öne eğmiş ve tanrıçaya sırtını dönmüştür. Sanatçı onun acısını koyu renkli giysisi ile vurgular. Daha sonra kahramanın duruşundan etkilenen Giorgio de Chirico bu sahneyi çağrıştıran resimler yapar.

Odysseus ve Kalypso, 1882, tuval üzerine yağlıboya, 104 x 150 cm, Basel Sanat Müzesi
Böcklin’in Floransa’da yaşadığı 1874-1885 yılları arasında sanat çalışmaları açısından en aktif döneminde yaptığı Dalgalarla Oynaşma’da bu kez hüzünlü değil de neşeli, eğlenceli bir ortam vardır. Deniz yaratıkları ve su perilerinin dalgalarla oynaşarak keyifli vakit geçirdikleri görülüyor. Çıplak su perileri yüzerken ve suya dalıyorken belden yukarısı insan belden aşağısı balık olan tritonlarda onların etrafında bulunuyorlar.

Dalgalarla Oynaşma, 1883, tuval üzerine yağlıboya, 180 x 238 cm, Münih Yeni Pinakothek
1871 tarihli Melankoli adlı eseri, sanatçının henüz 16 yaşındaki kızı Clara Böcklin’in bir portresidir. Sanatsever Rudolf Sarasin-Thiersch'in mirasçıları tarafından müzeye bağışlanan bu samimi yapıt, ressamın sonraki yıllarda üreteceği büyük alegorik kompozisyonlardan farklı olarak odağına tamamen figürün psikolojik durumunu alır; koyu renk saçlı genç kızın gözlerini belirsiz bir noktaya dikerek daldığı derin hüzün ve içe dönüş hali, Böcklin’in ailevi kayıplarla şekillenen kişisel kederini ve sembolist üslubunun erken dönem ayak izlerini yansıtır.

Arnold Böcklin, Melankoli, 1871, 73.5 x 59 cm, tuval üzerine yağlıboya  Basel Güzel SAnatlar Müzesi
1885-1892 yılları arasında çoğunlukla İsviçre’de yaşayan Böcklin’in 1885 ve 1886 tarihli birine Melankoli diğerine de Sonbahar Düşünceleri adını verdiği iki tabloda kadın figürleriyle melankolik durumun anlatımına tanık oluyoruz.

Melankoli, 1885, ahşap üzerine yağlıboya, 142 x 100 cm, Basel Güzel SAnatlar Müzesi
İlk resimde Albrecht Dürer’in Melankoli resminin etkisi göze çarpar. Otururken görülen siyah giysili kadın elindeki aynaya bakarken, Sonbahar Düşünceleri’ndeki ayakta duran kadın dere kenarında sudaki yansımasını izler. Her iki figürün de yalnızlığı, dalgın oluşları, başlarının öne eğikliği, koyu tonlar ve düşen yapraklar melankoliyi belirginleştirir. 

Arnold Böcklin, Sonbahar Düşünceleri, 1886, panel üzerine yağlıboya, Zürih Sanat Müzesi
Bu resimlerin hüzünlü görünümünün aksine Bahara Övgü canlı renklerle oluşturulmuş aydınlık bir çalışmadır. Çiçekli bir zemin üzerinde ayakta çeşitli duruşlar içindeki yarı çıplak Kharitler’in -üç güzeller- yukarısında uçuşan neşeli çocuk eroslar yer alır. Göze hoş geleni simgeleyen, yaratıcılık ve sanatı esinleyen üç güzeller ışıltı saçıyorlar. Birbirleriyle şakalaşan çocukların kanatları ve saçları değişik renklerle boyanmış. Doğadan ve figürlerden yansıyan neşe ve sevinç tüm resme yayılmış.

Bahara Övgü -Üç Güzeller-, 1888, ahşap panel üzerine temperea ve yağlıboya, 125 cm × 97 cm, Leipzig Güzel Sanatlar Müzesi
Geç dönem çalışmalarında genellikle dini temalar yanısıra savaşla ilgili kabuslar ve ölüm gibi karanlık konulara da yer veren Böcklin 1892 yılında tekrar İtalya’ya döner. Veba ve Savaş bu döneminin önemli resimleridir. Sanatçı Fiesole’de bir villa alır ve 1901 yılında orada hayata veda eder.

NALAN YILMAZ, 27 Temmuz 2007, Arnold Böcklin, Lebriz Sanal Dergi.
_______________________________________

*****Bu sayfalardaki yazıların tüm hakları yazara aittir. Sadece kaynak gösterilerek, yazar adı ve orijinal sayfanın aktif linki belirtilerek alıntı yapılabilir ve paylaşılabilir. Nalan Yılmaz adıyla tüm yazılar 'Creative Commons Attribution Noncommercial-No Derivative Works 3.0 Unported License' altında tescillidir. 
_______________________________________

Hiçlikte Bir An'ın yeni yazıları için buraya tıklayarak e-posta bültenine abone olabilirsiniz.

18 Eylül 2008 Perşembe

Constable ve Turner

Francisco de Goya’nın kara romantizmindeki melankoliye karşın John Constable’da açık hava ve doğa tasvirleriyle hüzünlü bir atmosfer göze çarpar. Romantik ressamlarda dalgalı denizin, gece yıldızlarla gündüz bulutlarla donanmış bir gökyüzünün, ormanlıkların, kayalıkların ve çayırların göründüğü manzaralar yaygın konulardır. Doğa doğrudan bir gözlemin yanı sıra düş, ruh ve duygusal değerler de katılarak resmedilir. Geçmişten bir kalıntının olduğu ıssız sakin yerler tercih edilir. İngiliz romantik ressamlarından Constable (1776-1837) kırsal görünümlere olan ilgisinin belirgin olduğu manzaralarında noktasal boya kullanımıyla ve hızlı fırça vuruşlarıyla geçiciliği yakalar. Şiirsel manzaralarını önceden belirlenmiş kurallara göre değil kendi gördüğü ve bildiği gibi yapar.
 
Doğayı gerçekçi bir şekilde vermek ister. Kırlara çıkıp çizimler yapar daha sonra onları renklendirir. Bu özellikleriyle Barbizon Okulu ve Empresyonistler üzerinde etkili olur. Weymout Körfezi'nde kompozisyonun üçte ikisini bulutlu ve hareketlilik içindeki gökyüzü oluşturur. Gökyüzünün kasveti ve dalgalı deniz fırtına habercisidir. Uzaklardaki tepelerin önünde bir çoban ve sürüsü görülür. Ön planda şapkalı küçük bir figür kayığın bulunduğu yere doğru yürür. Kapalı ve rüzgarlı bir havada, dalgalı deniz kıyısında yürüyen insanın doğa içindeki küçüklüğü dikkat çekicidir ve melankolik bir etki yaratır. 

15 Eylül 2008 Pazartesi

Francisco de Goya ve Savaş

İspanyol ressam Francisco de Goya (1746 - 1828) resim öğrenmeye çok küçük yaşta başlar. Roma'da İtalyan sanatını inceler. Halk arasında yaşar ve Fransız - İspanyol savaşına katılır. Halk, saray ve gündelik yaşam sahnelerini konu olarak seçer. Resimlerinde ve taşbaskılarında toplumsal olaylar, acımasızlık, savaşların kötülüğü ve yıkımları ürkütücü bir görünümdedir.


'3 Mayıs 1808' halk ayaklanmasının bastırılmasını ve savaşın dehşetini gösteren bir örnektir. Kurşuna dizilmiş olan direnişçiler yerde kanlar içinde yatarlar. İlk dikkat çeken beyaz bir gömlek ile sarı pantolon giymiş ve ellerini havaya kaldırmış kişidir. Korkuyla kendisine doğrultulmuş namlulara bakar. Çevresindekiler bu şiddeti görmemek için elleriyle yüzlerini kaparlar ve dua ederler. Silahlarını doğrultmuş dizili askerler ise acımasız görevlerini en iyi şekilde yerine getirmeye odaklanmışlar. Tepelerin arkasında bir manastır görülür. Gökyüzü karanlıktır. Kasvetli resmin en ışıklı bölümü beyaz gömlekli figürün çevresidir. Buradaki aydınlık olması gerekenden fazla gibidir. Goya'nın bu resimle birlikte 85 gravürünün konusu İspanya’nın Napolyon’un işgaline uğraması ve savaştır.

Goya hayatının son yıllarında karabasanları, hayallerini, korkularını çizer ve bu çalışmalarıyla resim sanatının gelişmesine katkı sağlar. Sanatçı içsel görüntülerini kağıda veya tuvale yansıtır. Gizemli yaratıklar, büyücü kadınlar, karaltılar, dehşetli ve gülünç olaylar kara bir romantizme dönüşür.
_______________________________________

*****Bu sayfalardaki yazıların tüm hakları yazara aittir. Sadece kaynak gösterilerek, yazar adı ve orijinal sayfanın aktif linki belirtilerek alıntı yapılabilir ve paylaşılabilir. Nalan Yılmaz adıyla tüm yazılar 'Creative Commons Attribution Noncommercial-No Derivative Works 3.0 Unported License' altında tescillidir. 
_______________________________________

Hiçlikte Bir An'ın yeni yazıları için buraya tıklayarak e-posta bültenine abone olabilirsiniz.

13 Eylül 2008 Cumartesi

James Ensor ve Ernst Ludwig Kirchner'in Resimlerinde Alay ve Hüzün

Varoluşçu acılarına yanıt aramak için kendini feda ederek resim yapan Van Gogh, içindeki sıkıntılarını yansıtan Munch gibi James Ensor da ekspresyonistlere öncü olan ressamlardandır. Ensor’un (1860-1949) resimlerinde Flaman geleneğine uygun olarak koyu renklere ve alaycı mizaha rastlanır. İçe dönük, insanlara ve dünyaya yabancılaşan bir kişi olarak gerçeklerden uzaklaşmayı tercih eder. Toplumun yaşam biçimiyle, davranışlarıyla, ikiyüzlülüğüyle dalga geçer ve bunları gülünç maskelerle, melankolik koyu renklerle resmeder. Bu tutumuyla Rönesans Flaman ressamlarından Bosch’un ve Brugel’in devamı gibidir. Çocukluğunda babasının kabuklu hayvan dükkanındaki deniz kabukları ve tavanarasına atılmış maskeler onun imgelem gücünü besleyen öğelerdendir. Ostente kentinin plajlarındaki, balolarındaki ve karnavallarındaki insanları kalabalık olarak tasvir etti. Ostente’nin gündelik yaşamı ona ve sanatına belirgin bir mizah verdi (1).

10 Eylül 2008 Çarşamba

Hiçlikte Birkaç Söz

Eyleme bağımlı insan sonsuzluğu kaybeder çünkü yaptıkları için kaygılıdır. Olasılıklar dünyasında gezinen ise hiçliği duyumsar.

İnsan yaşadıkça hayat içine çekecektir. Toplum uzak durana karşı kıskançtır ve gelip kapıyı çalar.

İletişimde soru sormamak, sadece anlatılmak isteneni dinlemek ve onaylamak ilgisizliktir. "Anlattıkların umurumda değil aslında" demektir.  Anlatan kişi soru sorulmasını mı ister yoksa durmadan konuşmayı mı?

Rahatsız olanların yanında sigara içenler düşüncesiz ve saygısızdır. Kendi özgürlüğünü savunurken başkasının özgürlük alanına girer.

Ölüm mutlu olmak isteğini güçlendirir. Kimisi ölüm sonrası hayata inanmaz. "Hayat kısa. Onu en güzel şekilde ve istediği gibi yaşamalı" düşüncesine sığınır. Kimisi de bu dünyanın gelip geçiciliğinin uyandırdığı tatlı hüzünle yaşar. Yaşamını güzel ve anlamlı kılmaya çalışırken öteki dünyaya da uzak durmaz.

NALAN YILMAZ. 2008.
_______________________________________

*****Bu sayfalardaki yazıların tüm hakları yazara aittir. Sadece kaynak gösterilerek, yazar adı ve orijinal sayfanın aktif linki belirtilerek alıntı yapılabilir ve paylaşılabilir. Nalan Yılmaz adıyla tüm yazılar 'Creative Commons Attribution Noncommercial-No Derivative Works 3.0 Unported License' altında tescillidir. 
_______________________________________

Hiçlikte Bir An'ın yeni yazıları için buraya tıklayarak e-posta bültenine abone olabilirsiniz.

9 Eylül 2008 Salı

Şeker Ahmet Paşa'nın Manzara ve Natürmortları - 2

Şeker Ahmet Paşa manzara ve natürmort resimleriyle tanınan ilk önemli Osmanlı sanatçılarındandır. Paris’te kaldığı süre içinde aldığı klasik eğitimin yanı sıra sanat olaylarını da takip eder. Türkiye’ye döndükten sonra Barbizon Okulu, Corot ve Courbet etkisinde resimler yapar. Köylü ve eşeğinin doğa içinde çok küçük olarak tasvir edildiği Ormanda Oduncu resminde ormanın gizi ve ağaçlar romantik bir ışıkla verilmiştir. Mistik bir atmosferin hakim olduğu ve doğanın yüceltildiği titiz bir çalışma örneği olan kompozisyonda zaman durmuş gibidir. Kır Peyzajı, Ceylan ve Ormanda Koyun Sürüsü gibi resimlerinde hep dikkatli doğa gözlemleri fark edilir. Ancak nesneler fotoğraf gibi birebir ve ayrıntılı olarak aktarılmamıştır. Resimlerde içtenlik, romantik bir anlayış, masalsı ve düşsel bir görünüm belirgindir.  
Ceylan
Ormanda Koyun Sürüsü, 1897
1898 tarihli Talim Yapan Erler ve 1899 tarihli 'Hisar ve Evler' adlı çalışmalarında da yalın ve naif bir tutum göze çarpar. Vadiden ve bulutların arasından gelen ışığın aydınlattığı resimde erler son derece küçük figürler olarak görülür. Şeker Ahmet Paşa’nın manzaralarında güçlü bir teknikle kendine özgü fırça darbeleri ve ışık kullanımı, saf duyarlılık, kişisel bir görüş ve yumuşaklık fark edilir. Önemli resimlerinden biri olan Otoportre’sinde kendini geleneksel bir şekilde, elinde palet ve fırçasıyla resim yaparken göstermiştir. Bu çalışması Batı resminin kurallarına göre yapılmış olsa da tasvir edilen kişi Osmanlıdır. 

Ormanda Oduncu
Hisar ve Evler
Şeker Ahmet Paşa
1873 yılından itibaren Mercan’daki konağındaki atölyesinde resim çalışmalarını sürdüren Ayvalı Natürmort adlı resminde ortada yükselen kalın gövdeli ağacın önünde düzenlenmiş olarak yer alan ayva ve nar gibi meyveler görülür. Bu resimde hem doğa hem de natürmort bir aradadır. Ağacın üzerine ayvalar tutturulmuş gibidir. Arka planda orman görüntüsü vardır. Özellikle meyveler, ağacın dallarındaki yapraklar, geri planda zemin ve otlar ışıklıdır. Işık tek kaynaktan değildir, dağınıktır. Meyvelerin renkleri doğayla uyumludur. Dikey ve yataylığın denge sağladığı bu çalışmada ressam doğa ve onun içindeki elemanları kendine göre estetik bir düzenle kurgulamış. 

Şeker Ahmet Paşa manzaralar yanı sıra natürmortlar da yapar. Masa üzerinde çeşitli meyvelerin yer aldığı bir natürmortunda da dikkatli ve titiz çalışıldığı fark edilir. Beyaz bir zemin üzerinde sepet içinde üzüm salkımları, sepet etrafına narlar, kesilmiş bir karpuz, ayvalar ve karpuz dilimi yerleştirilmiştir. Meyveler ve yapraklar ışıklı, açık ve koyu ton değerleriyle iri fırça darbeleriyle tasvir edilmiş. Arka plan koyu tutularak meyvelerin daha aydınlık bir şekilde ön plana çıkması sağlanmış. Arka planın koyuluğu ve zeminin beyazlığıyla karşıt renklerin kullanımı kontrast oluşturuyor. Çok gerçekçi olması için uğraşılmamış. 

Natürmort, 1901
Bir başka sepetli natürmortunda meyve grubuyla karşılaşırız. Yine koyu bir arka fon, açık renk bir zemin göze çarpar. Masanın üzerindeki sepet içinde renkli üzüm salkımları, sepetin etrafında narlar, kesilmemiş bir kavun ve asma yaprakları yer alır. Kalabalık bir görüntü oluşsa da her biri ayrı ayrı algılanabiliyor. Düzenleme gözü yormuyor. Kompozisyonda oranların doğruluğu önemsenmemiş ama konturlar belirgin. Doğaya çok bağlı olmadan, özgürce fırça vuruşlarıyla, boya, ışık ve derinliği belirginleştiren gölge oyunlarıyla canlılık elde edilmiş. 

Natürmort
Kavun adlı çalışmasında kompozisyonu kaplayan basık bir kavun ve ondan kesilmiş bir dilim görülür. Diğer natürmortlarındaki gibi açık renk yatay bir yüzey arka plandaki koyuluğa dik olarak uzanır. Meyvenin sert kabuk dokusundan yumuşak iç kısmına doğal bir geçiş gözleniyor. Doku ve formdaki duyarlılık naif yönü belirginleştiriyor. 

Kavun, 1895
Küçük bir çalışma olan Karpuzlu Natürmort'unda bu kez koyu kahverengi bir masa ve daha açık tonda kahverengi arka plan vardır. Masa üzerinde ön planda kesilmiş kalın bir karpuz dilimi, yanında sarı yuvarlak bir kavun, kavunun etrafında yapraklarıyla birlikte armutlar, arkada pek de seçilemeyen basık bir sepet içinde üzüm salkımları ve armutlar yer alır. Ön planda masanın köşesinde yön belirleyen metal bir bıçak dikkat çeker. Doğanın ürünleri yanında metal bıçak soğukluk hissi uyandırır. Bir önceki resimde kalabalık nesneler yerine tek bir nesnenin tasviri vardı. Burada ise yine birkaç çeşit meyve görülüyor. Armutlar ve üzümler çok sayıdayken kavun ve karpuz dilimi büyük olarak kompozisyonun ortasında resmedilmiş. Bu resim Türk resminde güzel yerleştirme ve uyumlu renkler yönünden önemli sayılan, başarılı çalışmalardan biridir.  

Karpuzlu Natürmort
Şeker Ahmet Paşa’nın meyveli kompozisyonları yanı sıra çiçekli natürmortları da vardır. Çiçekler adlı resminde krem rengi bir zemin üzerindeki kahverengi bir kase içindeki leylaklar, kasımpatıları ve laleler koyu bir fonla çerçevelenir. Koyu arka plan dikkati çiçekler üzerine çekiyor. Kasenin yanındaki gül derinlik duygusu yaratıyor. Sanatçı çiçek tasvirlerinde yoğun boya kullanımıyla hacim ve doku elde ediyor. Çiçeklerin renkleri, ayrıntılı çizimleri, dokuları ve ışıklı yüzeyleri resme canlılık ve hareket kazandırıyor. 

Çiçekler
Şeker Ahmet Paşa doğa nesnelerini atölyesindeki masalara yerleştirerek kendine göre düzenlemelerle tuale yansıtıyordu. Paris’te klasik anlayışa göre figür, desen, anatomi ağırlıklı bir eğitim almış olsa da manzara ve natürmortu tercih eden ressam doğayı olduğu gibi aktarmak ve ayrıntıları önemsemek yerine kendine göre yorumlamıştır. Fotoğraf gibi objektifliği vermeyi seçmeyen sanatçı özgür ve rahat fırça vuruşlarıyla bazen koyu gölgeler, bazen parlak ve berrak renkler kullanarak doğayı ve doğa nesnelerini romantik bir ışıkla resmetmiştir. Natürmortlarda sağdan, soldan veya karşıdan gelen sakin, yumuşak bir ışık meyveleri ve diğer nesneleri kavrar. Nesnelerde dağınıklık ve çokluk görülse de dengeli ve simetrik bir düzenleme vardır. İyi bir teknikle yapılmış ve sabırlı çalışmanın ürünü olan kapalı formdaki natürmortlar içten ve şiirseldirler. Sanatçı ince bir renk işçiliğiyle oluşturulan nesnelerin birbirlerine olan oranlarına dikkat etmez. Bozulan oranlar, basık ve dar formlar naif yönü güçlendirir.

Şeker Ahmet Paşa çalışmalarında uyumlu ve canlı renkler kullanıp düzen duygusunu önemseyerek ve çizgide de ustalık göstererek özgür bir stil oluşturmuştur. Batı tekniğindeki kompozisyonlarına Doğuya bakışındaki kişisel ve özgün değerlerini de katmıştır. Canlı ve yaşayan, ifadeci resimleri Paris’teki eğitimin sağladığı dikkatli, temiz çalışma, sağlam desen oluşturma, ışığı iyi kullanma, düzenlemede özenli olma gibi özellikler sonucudur.

Kaynaklar

1- Gelişim Hachette, 8, Interpres Basın ve Yayıncılık, İstanbul, 1993, s: 2914 
2- Giray, Kıymet, Sabancı Koleksiyonu, Akbank Yayını, İstanbul, 1995, s: 234  
3- Gören, A. Kamil, Şeker Ahmet Paşa ve Sanatta Betimlemeye İlişkin Bir Değerlendirme,  Antik Dekor, 39, İstanbul, 1997, s: 85 
4- Gören, A. Kamil, Jeon-Leon Gerome, Antik Dekor, 34, Nisan, 1996, s: 104  
5- Gören, A. Kamil, Türk Resim Sanatında Şişli Atölyesi ve Viyana Sergisi, İstanbul Resim ve Heykel Müzesi Derneği, İstanbul, 1997, s: 34   
6- Gören, A. Kamil, 50. Yılında Akbank Resim Koleksiyonu, Akbank, İstanbul, 1998, s: 34 7- İslimyeli, Nüzhet, Asker Ressamlar ve Ekoller, Doğuş Matbaası, Ankara, 1965, s: 38,  
8- Öner, Sema, Tanzimat Sonrası Osmanlı Saray Çevresinde Resim Sanatı, Milli Saraylar, 1992, s: 74  
9- Renda, Günsel, Erol, Turan, Başlangıcından Bugüne Çağdaş Türk Resim Sanatı Tarihi, 1, Tiglat Basımevi, İstanbul, 1980, s: 41

NALAN YILMAZ. 2002.

Bu araştırmam 13 Mayıs 2002 tarihinde Hürriyet, Agora - Sanat sayfalarında ve 20 Nisan 2007'de  lebriz sanal dergi'de yayınlanmıştır.

Şeker Ahmet Paşa'nın Hayatı - 1
______________________________________

*****Bu sayfalardaki yazıların tüm hakları yazara aittir. Sadece kaynak gösterilerek, yazar adı ve orijinal sayfanın aktif linki belirtilerek alıntı yapılabilir ve paylaşılabilir. Nalan Yılmaz adıyla tüm yazılar 'Creative Commons Attribution Noncommercial-No Derivative Works 3.0 Unported License' altında tescillidir. 
_______________________________________

Hiçlikte Bir An'ın yeni yazıları için buraya tıklayarak e-posta bültenine abone olabilirsiniz.

8 Eylül 2008 Pazartesi

Şeker Ahmet Paşa'nın Hayatı - 1

1841 yılında Üsküdar’da doğan Şeker Ahmet Paşa’nın babası Ali Efendi’dir. Gerçek adı Ahmet Ali olan ressam, çocukken eniştesi Yahya Paşa tarafından himaye edilir. 1846 yılında beş yaşındayken Üsküdar İlkokulu’na başlar. On dört yaşındayken sınavla girdiği Tıbbiye Mektebine kısa bir süre devam eden Şeker Ahmet Paşa doktorluğun kendisine göre olmadığını anlayıp okuldan ayrılır ve 1856 yılında Harbiye Mektebi'ne geçer.

Şeker Ahmet Paşa resme olan ilgisi nedeniyle bu alanda kendini geliştirmek için çok çalışır. Bu çabaları on sekiz yaşındayken Harbiye Mektebinin resim öğretmenliği bölümüne atanmasını sağlar. Harbiye Mektebi'nden en üst dereceyle mezun olur. Sanata düşkün bir padişah olan Abdülaziz teğmen Şeker Ahmet Paşa’nın çalışmalarını gördükten sonra onu resim eğitimi alması için 1861-62 yıllarında Paris’teki Mekteb-i Osmani’ye gönderir. Mekteb-i Osmani Paris’e eğitim için gönderilen gençlerin dersleri izleyebilecekleri bir düzeye getirilmeleri ve disiplin altında tutulmaları için açılan bir okuldur. Öğretim kadrosunun çoğunluğu Fransızlardan oluşan bu okul 1860’da kurulmuş ve 1878’de Fransa-Prusya savaşı sonrasında kapanmıştır...

6 Eylül 2008 Cumartesi

Deniz Kabukları ve Rüzgar Çanı

Dün sabah kız kardeşim, Tayland'ın Phuket'ten sonra 2. büyük adası olan ve beyaz kumlu kumsallara, durgun turkuaz denize sahip Ko Chang'den deniz kabukları, deniz minareleri ve rüzgar çanı getirdi. Deniz minareleri daha önce gördüklerimden farklı. İnce, uzun ve pürüzsüzler. Deniz kabuklarından yapılmış rüzgar çanının benzerlerini ise Bodrum'da görmüştüm. Orada satılan kırmızı deniz yıldızları da göz alıcıydı. Herhangi bir sahilde güneş ardında müthiş renkler bırakarak denizin üzerinden batarken, çeşitli renklerdeki taşları, kabukları ve deniz yıldızlarını toplamak ve hafif dalgayla kıyıya vuran suyun sesini dinlemek sonsuzluk hissi uyandıran dingin ve huzurlu bir ortam oluşturuyor. Kaçırılmayacak anlardan biri bu. Bir de sabahın erken saatlerinde, tüm kumsal boyunca kimsenin girmediği durgun denizde yüzmek inanılmaz bir keyif. Geçmiş yazlardan birinde kuzey Ege sahillerinde 7.00 civarında sisli bir havada denize girmiştim. Sise doğru yüzmek o andan kopmamı sağlayan bir eylemdi. Grinin tonlarında bir bulut içinde kaybolmak. Başka boyutlara geçmek gibiydi ve unutulmaz anlardan biriydi. 


_______________________________________

*****Bu sayfalardaki yazıların tüm hakları yazara aittir. Sadece kaynak gösterilerek, yazar adı ve orijinal sayfanın aktif linki belirtilerek alıntı yapılabilir ve paylaşılabilir. Nalan Yılmaz adıyla tüm yazılar 'Creative Commons Attribution Noncommercial-No Derivative Works 3.0 Unported License' altında tescillidir. 
_______________________________________

Hiçlikte Bir An'ın yeni yazıları için buraya tıklayarak e-posta bültenine abone olabilirsiniz.

5 Eylül 2008 Cuma

Melankoli Gizem Hiçlik Gölge

Bulunamıyor içten gelenlere cevap verecek his köşe bucak aransa da. Miskinlik kaplayınca bedeni bahaneler uydurmak boşuna. Uyuşukluk sinsice gizlenmiş dehlizlerimde.

Geçmiş yadsıyorum seni ve tüm görkemini de. Sen miydin beni getiren bu günlere? Öyleyse tüm gücümle vuruyorum tekmemi ardından. Hatırlayabildiğim bir şeyler olsa da geçmişten değil.

İmgeler nasıl doluştunuz böyle! Ne o dar mı geldi yeriniz? Nefes almaksa isteğiniz, buysa seçiminiz yer açıyorum size. Ama duruşum mesafeli.

Görülmüyor mu coşmuş yüreğim dans ediyor uçsuz bucaksız ormanın derinlerinde. Tüm oyunların yasaklandığı ürkek bakışlı çocuk yok mudur bir arkadaşın? Perçemlerin alnında uçuşuyorken kaçar mıydın o çok bilmiş küçümser sosyallerin bakışlarından? Bil ki senin gölgendir aşacak olan o görülmeyen erişilmez dağları...

Dar, ışıksız koridorlarında geleceğin, kaybolan korkularda, ıssız çöllerde kimsesiz, insansız. Duydum bir melodi içimden gelen, çıkarmak ister ruhu saklandığı yerden. Felsefe ve din besleyin bu doymak bilmeyeni! Sanatı ve bilimi de ekleyin mutlaka. Aç kurtlar gibi saldırıyor etrafa. Göndermeyin kapılardan bir dilenci gibi.

Kötülük bulaşma bana desem de gitmeyecek. Yüzsüz bir sivrisinek gibi niyetli kanımı emmeye. İçimdeki güce inanıp alacağım onu karşıma.

Hiçliğe çarpıp duran yaratıklar. Nasıl da korkuyorlar. Nasıl da kaçıyorlar. Kaybolmak hiçliğin hiçliğinde. Boşluklara dalmak. Denize dalar gibi atlayışlar yükseklerden. Islanıyor saçlarım, bedenim, ayaklarım. Gerek yok avlamanıza bir avcı gibi. Hep buradaydım karşınızda.

Acılar her zaman koşarak geldiniz sadık müşterinize. İşte giyindim üzerime. Hüznün şapkam olduğunu unutmadım hiçbir zaman. Güvendim size. Güçlendim, korku nedir bilmedim, çünkü korku parçanızdı. Biliyorum terk etmeyeceksiniz kolay kolay.

Sürekli savunmalar çalışmamaya. Üstelik arkaya güçlü isimler alarak aylaklığı yüceltmek. Sevdiği bir işi olanlar ne mutlu size, yaşayın keyfinizce. Bir iş, uğraş değil benim gerçeğim, bağlılık değil. Ruhum özgürlük isterken. Öyleyse niye bu huzursuzluk?

Eylemlerle belirlemedim ki yaşamı. Boşuna güç gösterilerinde mi bulundum? Sonuçsuz harcanmışlıklara girişmedim. Görülmüyor mu? Boşuna cevap beklemek. Kör, sağır ve dilsizsiniz anlayışınızın dışındakilere.

Gerek yok kendimi kandırmak için yolculuklara çıkarmaya. Belki sonsuz can sıkıntısından kurtuluş bir süre için ama dış yolculuklar ilgilendirmiyor beni. Her an gezinebilirim evrenin her bir gizemli köşesinde. Değil mi ki beynim evrenin haritası.

NALAN YILMAZ. 1996
_______________________________________

*****Bu sayfalardaki yazıların tüm hakları yazara aittir. Sadece kaynak gösterilerek, yazar adı ve orijinal sayfanın aktif linki belirtilerek alıntı yapılabilir ve paylaşılabilir. Nalan Yılmaz adıyla tüm yazılar 'Creative Commons Attribution Noncommercial-No Derivative Works 3.0 Unported License' altında tescillidir. 
_______________________________________

Hiçlikte Bir An'ın yeni yazıları için buraya tıklayarak e-posta bültenine abone olabilirsiniz.

2 Eylül 2008 Salı

Schirn Kunsthalle Frankfurt’ta Optik Sanat

1986 yılından itibaren 170’den fazla serginin gerçekleştiği Schirn Kunsthalle-sanat galerisi- 17 Şubat-20 Mayıs tarihleri arasında büyük bir sanat olayına daha ev sahipliği yapıyor. Martina Weinhart küratörlüğündeki sergide İkinci Dünya Savaşı sonrasının sanat anlayışlarına karşı Avrupa’da ortaya çıkan Optik Sanat’ın (Op Art) ve üç boyutlu hareketin önem kazandığı Kinetik Sanat’ın örnekleri yer alıyor.

1950’lerde bireysel veya grup içinde bazı sanatçıların çalışmaları olsa da 1960'lı yıllarda gelişme gösteren Optik Sanat’ta renklerden, çizgilerden ve biçimlerden yararlanarak izleyende görsel tepkiler uyandırmak amaçlanır. Tual resmi olarak durağan bir devingenlikle iki veya makine gösterileriyle üç ve çok boyutlu nesneler bakışla ve ışığın etkisiyle ilişkili olarak oyunlar oluşturur...

Önceden çalışılmış tasarıma göre geliştirilen Optik Sanat eserleri seyredenin kültürel bir birikime gerek duymadan o anki görsel algılamasına yöneliktir. Bu tasarımlarda yan yana gelen çizgiler, açıklı koyulu renkler, geometrik düzenler ve tekrarlarla sağlanan ritim yanılsamaya neden olur. Titreşimler ve farklı görünüşler ortaya çıkar. İfadeyi azaltmak için yalınlık benimsenir. İzleyenle önem kazanan göz yanılmasına dayalı akıma gösterilen ilgi kısa süreli olmuştur. Yine de eserlerini galerilere ve müzelere kabul ettirmişlerdir. Günümüz görsel kültürünün meydana gelmesinde rol oynayan akımın en önemli sanatçıları: Victor Vasarely, Bridget Riley, Jesus Raphael Soto ve Carlos Cruz-Diez’dir. Jesus Raphael Soto’nun 'Titreşim' adlı çalışması seyircinin yer değiştirmesiyle hareket kazanır ve farklılaşır. Bridget Riley’in siyah-beyaz resimlerinde iki boyutlu düzlemde matematik bir düzenle sağlanan biçimlerle statik-kinetik görünüm elde edilir.