melankoli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
melankoli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Şubat 2018 Çarşamba

Gökyüzünü Çalan Betonlar ve İstanbul'un Ruhu

İstanbul, doğup büyüdüğüm ve yaşadığım şehir. Ne onunla ne onsuz yapamadığım. Bu aralar soyağacını araştırmak gündemde ama sanırım 1850'ye kadar gidilebiliyor. Ben bakmadım zaten biliyorum. Fatih Sultan Mehmet bu eşsiz şehri 1453'te aldıktan hemen sonra atalarım İstanbul'a yerleşmişler. Yaklaşık 500 yıl önce... Anadolu'da 230 yıl hüküm süren Karamanoğulları Beyliği'nin merkezi Konya'dan Çatalca'ya göç etmişler. Piri Reis'in dedeleri gibi... Karamanoğulları Türkçe dışında bir dilin konuşulmadığı ve Oğuzlar'ın Avşar boyundan gelen Türkmen beyliklerinin en önemlilerinden biridir. Ne mutlu ki Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal ATATÜRK'ün de soyu Karamanoğullarına mensup Türkmenler'e dayanır. Babamın doğup büyüdüğü Çatalca'ya bağlı küçük yerleşim birimine -dedem ve babaannemi- ziyaretlerimizde doğada yaşayıp doğal yiyeceklerle -şimdiki deyişle organik- beslenmenin değerini son on beş yılda anladım. Ne yazık ki dedem, babaannem ve babam artık yaşamıyor ve Çatalca'nın o küçük yerleşimi de fabrikalarla, sanayiyle, etrafındaki çok katlı sıradan konutlarla bir mahalle artık.

2 Haziran 2017 Cuma

İstanbul'da Doğaya ve Tarihe Yolculuk

İstanbul... Doğup büyüdüğüm ve yaşadığım şehir... Hızı, kalabalığı, gürültüsü, bitmeyen inşaatları, tahammülsüz insanları usandırsa da hiç ummadığınız anda ya da isteyerek ona kendinizi bıraktığınızda güzelliklerini de esirgemiyor.  Genellikle insanlar her gün işine, okuluna, evine vb. yerlere yetişmek için koşturuyor. Bir an önce gideceği yere ulaşmak istiyor. Trafiğe sinirleniyor. Böyle büyük, kalabalık şehirde yaşamanın da bir bedeli var.  Şikayet etmekle, stresli olmakla ve bu gerginliği başkalarına yansıtmakla bir şey elde edilemiyor. Belki bir on dakika vapurda denizi, Boğaz'ı, manzarayı, martıları seyrederek huzur bulunuyor. Artık onu da yapan azaldı çünkü telefonlardan başımızı kaldıramıyoruz. Ya da sadece fotoğraf çekmek için etrafa bakınıyoruz. Oysa hâlâ saklı bir hazine olan İstanbul'da doğaya ve tarihe yolculuk yapmak ve sunduklarına açık olmak mümkün.

25 Kasım 2016 Cuma

Melankoli Kitapları


2001 yılında doktoraya devam ederken bir ders semineri için 35 kitaptan ve çok sayıda makaleden araştırdığım (Batı Resminde Melankoli) melankoli çok sevdiğim konulardan biri. 90'lı yıllarda da zaten özellikle 19. yüzyılda yaşamış melankolik ressam, müzisyen, şair, yazar, filozof, bilim adamı vb. aurasına girmiştim. Melankolinin tek başına hissedilen tatlı hüznüne kapılmak garip ve hoş bir duyguya neden olurken içinde kaybolunca saatlerin nasıl geçtiğini anlamak da zorlaşıyor. Bunu kendisiyle kalmaktan sürekli kaçanların ve hep başkalarıyla birlikte ve kalabalıklar içinde olmak isteyenlerin deneyimlemesi zor. Kendisiyle kalamayan düşüncelere de dalamaz. Kalabalık içinde oluş da aslında yalnızlıktan ve kendisiyle karşılaşınca içindekilerden korkmanın sonucudur. Önce kendini bilmenin ve varoluş üzerine düşünmenin dünyadaki en gerekli şey olduğunu inkar etmek aranılan, umulan beklenen mutluluğa götürmez. Nereye gidersen git, hangi eylem içinde olursan ol kendinlesin... O halde Dephoi'de Apollona adanan tapınağın girişinde de yazdığı gibi 'Kendini Bil'...

10 Eylül 2016 Cumartesi

James Ensor'un İronik Resimleri

Varoluşçu sıkıntılarına yanıt aramak için kendini feda ederek resim yapan Vincent Van Gogh, acıyla, hastalıklarla ve ölümlerle dolu yaşamı sanatını da etkileyen Edvard Munch gibi James Ensor da Ekspresyonistlere öncü ressamlardandır. Brüksel Akademisi’nde eğitim gören Belçika’lı Ensor (1860-1949) ilk zamanlar dini ve tarihi konular, sonraki yıllarda empresyonist özellikler gösteren portreler üzerine yoğunlaşır. Yine de yöntemi onlardan farklıdır. Ensor da öncelik nesnede değil ışıktadır. Işık onun için tek ve bölünemeyendir, ressamın ekmeğidir, duyuların kraliçesidir ve aydınlığı getirecek olandır. Çocuğu olmayan sanatçı ışığı kızı olarak tanımlar. Kurucularından biri olduğu yeni sanatsal gelişmeleri teşvik eden avangard grup Brüksel XX’nin diğer sanatçılarıyla belirgin görüş farklıları yaşar. Sanat eleştirmenlerinin sert bir şekilde eleştirdiği grup on yıl sonra dağılır.

Ensor’un çocukluğunda tavan arasında bulduğu maskeler, kuklalar ve babasının dükkânındaki deniz kabukları, egzotik oyuncaklar imgelem gücünün gelişmesinde rol oynar. Yaşadığı kent olan Ostende’nin gündelik yaşamını özellikle baloları, karnavalları, festivalleri ve plajları kalabalık sahnelerle resimlerine aktarır. Gönül gözüyle gören, içe dönük, insanlara ve dünyaya yabancılaşan bir kişi olarak gerçeklerden uzaklaşmayı tercih eder. Resimlerinde, baskılarında ve çizimlerinde koyu renklere ve alaycı mizaha rastlanır. Toplumun yaşam biçimiyle, davranışlarıyla, ikiyüzlülüğüyle acımasızca dalga geçer. Toplumsal sahteliğin simgesi gördüğü çılgın maskelerle yozlaşmayı yansıtır. Bu tutumuyla Rönesans Flaman ressamlarından Bosch’un ve Bruegel’in alay eden geleneğini devam ettirir. 

31 Temmuz 2016 Pazar

Son Günlerde Blog ve Yazı Yazmak

Bir süredir bloga yazı ekleyemedim. Bunun sebebi son zamanlarda her şeye karşı biraz ilgisiz olmam. Bu da iyi değil tabi devam ederse melankoliye kapılmak mümkün. Sanki dünyada her şey kötüye gidiyor, insanlık bir kaosa ve karanlığa sürükleniyor... Her yerde acılar artıyor... Acımasızlık, zalimlik, vicdansızlık, kötülük, bencillik dünyaya hakim oluyor.  En çok da komşumuz olan ülkedeki iç savaşın neden olduğu korkunç sonuçlar son derece üzücü... O kadar yakınımızda ki... Hayatını kaybedenler, doğup büyüdükleri toprakları terkedip bilinmezliğe yol alanlar... Bir ülke ve vatandaşları parçalandı. Ayrıca ülkemizde de terör örgütünün saldırıları sonucu her gün şehit veriyor ve yine terör örgütlerinin düzenlediği halkı hedef alan dehşetli patlamalarda insanlarımızı kaybediyoruz. Ulusal güvenliğimize yönelik ciddi tehditlerle mücadele ediyoruz. Hepimiz aynı dünyada yaşadığımıza göre uzakta veya yakında felaketlere üzülmemek imkansız. Dünyaya korku yayan olaylara karşı gelecek için umutlu olmak zorlaşıyor. Yine de insanlara, hayvanlara ve doğaya her zaman sevgiyle, iyilikle, vicdanla yaklaşıp tek haklı kendimizmiş gibi davranmadan, kibire kapılmadan, farklı olanı dışlamadan hayata tutunabilmek, evrensel insani değerlere saygı göstermek gerekiyor. Zor zamanlardan geçen güzel ülkem ve dünya için huzur, barış ve sevgi diliyorum...

Aslında bloga yazmaya başlayıp da ilerleyemediğim birkaç yazı taslağı var: Mesela Amasya, Konya, Kaş, Ksanthos, Patara, Letoon, Tlos gezileri, Empresyonizm, Sembolizm, Romantizm, Barbizon Okulu gibi konular... Bakalım -Türkiye ve dünya gündemi hayati konularda böylesine yoğunken- gelecek günlerde yazma ve araştırma isteği bulabilecek miyim?

_______________________________________

*****Bu sayfalardaki yazıların tüm hakları yazara aittir. Sadece kaynak gösterilerek, yazar adı ve orijinal sayfanın aktif linki belirtilerek alıntı yapılabilir ve paylaşılabilir. Nalan Yılmaz adıyla tüm yazılar 'Creative Commons Attribution Noncommercial-No Derivative Works 3.0 Unported License' altında tescillidir. 
_______________________________________

Hiçlikte Bir An'ın yeni yazıları için buraya tıklayarak e-posta bültenine abone olabilirsiniz.

15 Haziran 2015 Pazartesi

Kafka'nın Çizimleri - Yabancılaşmanın İdeogramları

Franz Kafka, 1922
Franz Kafka (1883-1924) romanlarında 20. yüzyıl başında modern hayatın getirdiği yalnızlığı, yabancılaşmayı, anlamsızlığı ve içsel huzursuzlukları simgesel ve karamsar bir bakış açısıyla aktarır. O yıllarda Ekspresyonist ressamlar da çağın olumsuz ve yozlaşmış yanlarını toplumsal bir eleştiriyle resimlerinde yansıtırlar. Yargı, Dava, Şato, Dönüşüm, Açlık Sanatçısı, Ceza Kolonisi, Amerika vb. kitapların yazarı Kafka, Çek kökenli olmasına rağmen ana dili Almancadır. Babasının isteği üzerine hukuk eğitimini tamamlar. Pek çok hikâyesinde yer verdiği babasının baskıcı ve otoriter kişiliği, Kafka’nın kendine yönelik eleştirilerinde aşırıya kaçmasına, korkular, çelişkiler ve bunalımlar yaşamasına yol açarken, dünya ile kurduğu ilişkiyi de belirler. Ailesiyle kaldığı evdeki küçük odası iç tedirginliklerini gizleyebileceği, daha da çökkünleşeceği bir sığınaktır. Yakasını bırakmayan, yabancılaşmanın kenti Prag gibi melankolik ve hafif kasvetli bir kentte yaşıyor olması ruhsal durumuyla da örtüşür. Aslında Kafka hiçbir yere ait değildir. Her zaman bir yabancıdır ve ötekidir. “Yapamıyorum, kendi yaşamımın saldırısına, kendi kişiliğimden kaynaklanan istemlere, yaşın ve zamanın yıpratmalarına, yazma tutkusunun belli belirsiz zorlamalarına, uykusuzluğa, deliliğin sınırına varmaya dayanamıyorum. Bütün bunları yalnız başıma taşıyabilecek güçte değilim.”

22 Ağustos 2014 Cuma

Romantik Novalis'ten Geceye Övgüler

Şimdi biliyorum artık sonbaharın ne zaman olacağını / ışığın ne zaman ürkütemeyeceğini geceyi ve aşkı - mamurluğun ne zaman sonrasız ve tek, bitip tükenmez bir rüyaya dönüşeceğini. Cenneti çağrıştıran bir yorgunluk hissediyorum içimde... Sıradan insanların algılayamayacakları ve eteklerinden yeryüzünün akışının kaynadığı tepenin karanlık kucağından çıkan o billur dalga; her kim ki bir kez tadına varırsa, yukarılarda, dünyayı sınırlayan sıradağların zirvelerinde durup ötekilerdeki yeni ülkeye, gecenin yurduna bakarsa- gerçekten de o kişi bir daha dünya halinin koşuşturmalarına, ışığın sonsuz bir tedirginlikle barındığı o ülkeye bir daha geri dönmez.

 

Novalis - Geceye Övgüler

_______________________________________

*****Bu sayfalardaki yazıların tüm hakları yazara aittir. Sadece kaynak gösterilerek, yazar adı ve orijinal sayfanın aktif linki belirtilerek alıntı yapılabilir ve paylaşılabilir. Nalan Yılmaz adıyla tüm yazılar 'Creative Commons Attribution Noncommercial-No Derivative Works 3.0 Unported License' altında tescillidir. 
_______________________________________

Hiçlikte Bir An'ın yeni yazıları için buraya tıklayarak e-posta bültenine abone olabilirsiniz.

14 Mayıs 2014 Çarşamba

Gün Kömür Karası - Soma Maden Kazası

Soma'da hayatını kaybeden maden işçilerimiz için çok üzgünüm. Yakınlarının acısını paylaşıyorum. Bir daha bu tür kazalarla karşılaşmamak için en kısa zamanda sorumlular bulunup cezalandırılmalı. Bu ölümler 'kader' deyip geçiştirilemez. Önlem almak, işçilerin güvenliğini sağlamak ve haklarını korumak için uluslararası sözleşmeler imzalanmalı; bir an önce yeni kanunlar çıkartılmalı.

yusuftansuozel.blogspot.com.tr
 İllüstrasyon Yusuf Tansu Özel

_______________________________________

*****Bu sayfalardaki yazıların tüm hakları yazara aittir. Sadece kaynak gösterilerek, yazar adı ve orijinal sayfanın aktif linki belirtilerek alıntı yapılabilir ve paylaşılabilir. Nalan Yılmaz adıyla tüm yazılar 'Creative Commons Attribution Noncommercial-No Derivative Works 3.0 Unported License' altında tescillidir. 
_______________________________________

Hiçlikte Bir An'ın yeni yazıları için buraya tıklayarak e-posta bültenine abone olabilirsiniz.

10 Nisan 2014 Perşembe

Kürk Mantolu Madonna - Raif Efendi'nin Gizli Defteri

Sabahattin Ali - Kürk Mantolu Madonna
Dunning-Kruger Sendromu'na göre 'işinde çok iyi olduğuna' yürekten inanan ‘yetersiz’ kişi, kendini ve yaptıklarını övmekten, her işte öne çıkmaktan ve aslında yapamayacağı işlere talip olmaktan hiçbir rahatsızlık duymaz. Aksine her şeyin hakkı olduğunu düşünür. ‘Cahillik ve haddini bilmeme’ hâli mesleki açıdan şaşılacak bir itici güç oluşturur. ‘Eksiler’ kariyer açısından ‘artıya’ dönüşür. Gerçekten bilgili ve yetenekli insanlar çalışma hayatında ‘fazla alçakgönüllü' davranır ve öne çıkmaz. Yeteneklerinin görülmesini umarlar. Beklerken daha da geriye çekilirler. Bu yüzden de muhtemelen ‘hırs eksikliği’ ile suçlanırlar. İş hayatı ile ilgili bu tespit hayatın diğer alanları için de geçerlidir. Mutlaka herkesin çevresinde 'yetersiz ama müthiş güvenli' ve 'yetenekli ama iddiasız' insanlar vardır. Bertrand Russel “dünyanın sorununu, akıllılar hep kuşku içindeyken aptalların küstahça kendinden emin olmaları” olarak nitelendirir.

Bu açıklamalar doğrultusunda Sabahattin Ali’nin 1940-41 yıllarında 48 bölümlük tefrika olarak yayınlanan ve 1943 yılında roman olarak basılan ‘Kürk Mantolu Madonna’sında Raif Efendi karakteri alçakgönüllülere bulunmaz bir örnektir. Romanın ilk bölümünde Ankara’da yaşayan ve birkaç aydır işsiz olan Rasim’in tesadüfen karşılaştığı arkadaşı Hamdi’nin aracılığıyla işe yerleşip, Raif Efendi ile aynı odada çalışması ve onunla yakınlık kurma çabaları anlatılır. Raif Efendi’nin sessiz yapısı, işyerinde diğer çalışanların ona karşı pervasız bazen de saygısız tutumları karşısındaki sakinliği; bir makine gibi ona verilen metinleri çevirip daktiloya vermesi; bir takım kitaplar okuyup akşam da alışverişini yapıp evine dönmesi genç oda arkadaşının dikkatini çeker. Böylesine uysal ve bir bitki gibi yaşayan insanın düşüncelerini merak eder.

4 Aralık 2013 Çarşamba

Aralık Hüznü: 'Her Yerde Sürekli Hiçlikle Çevriliydi İnsan'

"Yapacak, duyacak, görecek hiçbir şey yoktu, her yerde ve sürekli hiçlikle çevriliydi insan, boyuttan ve zamandan tümüyle yoksun boşlukla. Bir aşağı bir yukarı, bir aşağı bir yukarı yürüyüp dururdu. Ama ne kadar soyut görünürlerse görünsünler, düşünceler bir dayanak noktasına gereksinim duyarlar, yoksa kendi çevrelerinde anlamsızca dönmeye başlarlar; onlar da hiçliğe katlanamaz. İnsan sabahtan akşama kadar bir şey olmasını bekler ve hiçbir şey olmaz. Bekleyip durur insan. Hiçbir şey olmaz. İnsan bekler, bekler, bekler, şakakları zonklayana dek düşünür, düşünür, düşünür. Hiçbir şey olmaz. İnsan yalnız kalır. Yalnız. Yalnız." 

Stefan Zweig, Satranç

_______________________________________

*****Bu sayfalardaki yazıların tüm hakları yazara aittir. Sadece kaynak gösterilerek, yazar adı ve orijinal sayfanın aktif linki belirtilerek alıntı yapılabilir ve paylaşılabilir. Nalan Yılmaz adıyla tüm yazılar 'Creative Commons Attribution Noncommercial-No Derivative Works 3.0 Unported License' altında tescillidir. 
_______________________________________

Hiçlikte Bir An'ın yeni yazıları için buraya tıklayarak e-posta bültenine abone olabilirsiniz.

12 Ocak 2013 Cumartesi

So Real - An'dan Kopmak

Ne söylenebilir ki! Derin sözlerle, müziğin ve Jeff Buckley'in yorumuyla AN'dan kopmak ve başka bir boyuta geçmek. Tam anlamıyla gerçek müzik bu. Gerçek yorum ve içe işleyen ses. 1994' te yayınlanan Grace albümünden bu şarkı. So real'in single olarak çıkış tarihi ise 1996. Albüm tek kelimeyle harika. Tüm zamanların en iyilerinden. Kardeşimle keşfedişimiz ise Jeffrey Scott Buckley'in genç yaşta bu dünyadan ayrıldığı 1997 yılının yaz aylarına denk geliyor. Onuruna onlarca şarkı yazılan böyle bir MÜZİSYEN, az kaldığı bu dünyaya çok AZ gelir. Onun derin hüznünde, gizeminde ve karamsarlığında biraz Baudelaire'i, Jim Morrison'u, Edgar Allan Poe'yu hatırlatan bir şeyler de var.


_______________________________________

*****Bu sayfalardaki yazıların tüm hakları yazara aittir. Sadece kaynak gösterilerek, yazar adı ve orijinal sayfanın aktif linki belirtilerek alıntı yapılabilir ve paylaşılabilir. Nalan Yılmaz adıyla tüm yazılar 'Creative Commons Attribution Noncommercial-No Derivative Works 3.0 Unported License' altında tescillidir. 
_______________________________________

Hiçlikte Bir An'ın yeni yazıları için buraya tıklayarak e-posta bültenine abone olabilirsiniz.

22 Mart 2011 Salı

Bir Radyo Programı - Kaybedenler Kulübü



1997-2003 yılları arasında dinlediğim radyo programından favori listem*.

Kent fm'de Pazartesi, Salı ve Perşembe geceleri 23:00 - 02:00 arası yayındaydı. Birkaç programı kaydetmiştim. Radyolarda daha iyisinin yapıldığını sanmıyorum. Kaan Çaydamlı ve Mete Avunduk'un hem çaldıkları müzik hem de konuşmaları iyiydi gerçekten. Bir dinleyen ya sürekli dinlerdi ya da hiç. Ben programları kaçırmayanlardandım ve genellikle kulaklıkla dinlerdim. 2003'ten sonra takip ettiğim başka radyo programı olmadı. Altıkırbeş yayınlarından aldığım ilk kitap da Nisan 1995 baskılı Paul Klee'nin 'Modern Sanat Üzerine'ydi.

*Favori Listem...

28 Aralık 2010 Salı

Temmuz Sıcak ve Aralık Hüzünlü

Daha önce yazmış olmalıyım yılın son ayını sevmem. Bir de tam yazın ortası Temmuz'u, doğduğum ayı. Temmuz sımsıcak, fazla sıcak. Aralık soğuk. Temmuz'da güneş Aralık'ta kar. Sarı ve beyaz. Tercihim beyazdan yana ama soğuktan değil. Sıcak? Hayır ondan yana da değil. Uçları sevmem. Ilık hava ve açık gri iyi gelir. Bu iki ayın ortak noktalarından biri kronik tembellik hissini daha fazla uyandırmaları. Temmuz sıcaktan dolayı bir şey yapmamaya teşvik ederken, güneş, deniz cazip görünmezken, Aralıkta karmaşa, bitiş, geçicilik, anlamsızlık, boşvermek ve hiçlik ağır basıyor. Aralık ve Temmuz ayları bende sebepsiz melankoliye* neden oluyor. Diğer aylar olmuyor mu? Böyle yoğun değil...

29 Temmuz 2010 Perşembe

Giorgio de Chirico ve Melankoli

Günüme uyan bir kayıt. Hem resimler hem müzik. İkisini de çok severim.


Giorgio de Chirico ve Melankoli
_______________________________________

*****Bu sayfalardaki yazıların tüm hakları yazara aittir. Sadece kaynak gösterilerek, yazar adı ve orijinal sayfanın aktif linki belirtilerek alıntı yapılabilir ve paylaşılabilir. Nalan Yılmaz adıyla tüm yazılar 'Creative Commons Attribution Noncommercial-No Derivative Works 3.0 Unported License' altında tescillidir. 
_______________________________________

Hiçlikte Bir An'ın yeni yazıları için buraya tıklayarak e-posta bültenine abone olabilirsiniz.

10 Temmuz 2010 Cumartesi

Sessiz Çığlık - İçsel Bunalımın Sembolik Görünümü

Edvard Munch'un yaptığı 50'den fazla gravürü olan Çığlık'ın 1893 tarihli renkli versiyonunda körfez, küçük yelkenli gemiler ve resmi çaprazlama kesen parmaklıklı köprü, sahnenin kuzey sahilinde olduğunu gösterir. Munch 1892 yılında hastalığı sırasında yazdığı günlüğünde bu sahneden söz eder; "İki arkadaşımla güneşin batışında yürürken aniden gökyüzü kahverengiye dönüştü. Durdum, hissizleştim ve bir parmaklık üzerine dayandım. Kentin ve mavi fiyordun üzerinde ateşin dili ve kan vardı. Arkadaşlarım yürümeye devam ettiler ben ise hala orada korkuyla titreyerek kalakaldım ve doğanın içinden gelen sonsuz çığlığı duydum". Munch Dostoyevski ve Kierkegaard okurdu. Kierkegaard'ın şu pasajından etkilenmiş olmalı: -Ruhum öyle ağır ki hiçbir düşünce artık onu yükseltemez ne de kanat vuruşlarım onu sonsuzluğun içine çekemez. Herhangi bir şey onu kımıldatmazsa sadece yeryüzünde kalır, fırtınadan önce alçakta uçan bir kuş gibi. Ezicilik ve kaygı iç dünyamın üzerine çöküyor-...

15 Haziran 2010 Salı

Evinden Çıkman Gerekmez - Odan Dünyanın Merkezi

"Evinden çıkman gerekmez. Masandan kalkma ve dinle. Hatta dinleme, yalnızca bekle. Hatta bekleme bile, kesinlikle sessiz ve yalnız ol. Dünya, maskesini düşüresin diye, gelip kendini sunacaktır sana, başka türlü olamaz; kendinden geçmiş bir halde eğilecektir önünde." Franz Kafka, Günah, Acı, Umut ve Doğru Yol Üzerine Düşünceler, s: 7

"Sen bir aylak, bir uyurgezersin, bir istiridyesin. Tanımlar saatlere, günlere göre değişiyor ama taşıdıkları anlam az çok belli: yaşamanın harekete geçmenin, bir şey yapmanın pek sana göre olmadığını hissediyorsun; sadece sürüp gitmek istiyorsun, sadece bekleyişi ve unutuşu istiyorsun." Georges Perec, Uyuyan Adam s: 18 "Odan dünyanın merkezi."   Georges Perec, Uyuyan Adam, s: 35

"Tam bir huzur içindesin, her an esirgeniyor, korunuyorsun. Çok mutlu bir parantez içinde hiçbir şey beklemediğin, vaatlerle dolu bir boşlukta yaşıyorsun. Görünmez, duru ve saydamsın. Yoksun artık: saatlerin ardından, günlerin ardından, mevsimler geçerken, zaman akarken, neşelenmeden, hüzünlenmeden, geleceksiz ve geçmişsiz, öylece, düpedüz, apaçık yaşayaduruyorsun..." Georges Perec, Uyuyan Adam, s: 54

Perec, Georges, Uyuyan Adam, çev: Sosi Dolanoğlu, Metis Yayınları, Haziran 2000

Yedi sekiz yıl önce okuduğum bu kitabın sayfalarında dolaşıyorum, işaretlediğim yerlere bakıyorum. Uyuyan Adam'da Beckett karakterlerinin tadı var sanki. Aslında Uyuyan Adam flaneur de. Ne güzel söylemiş Kafka ve Perec. Ben de öyle düşünüyorum ama kısa bir süre için durgun sularda sise doğru yüzmeye gidiyorum.
_______________________________________

*****Bu sayfalardaki yazıların tüm hakları yazara aittir. Sadece kaynak gösterilerek, yazar adı ve orijinal sayfanın aktif linki belirtilerek alıntı yapılabilir ve paylaşılabilir. Nalan Yılmaz adıyla tüm yazılar 'Creative Commons Attribution Noncommercial-No Derivative Works 3.0 Unported License' altında tescillidir. 
_______________________________________

Hiçlikte Bir An'ın yeni yazıları için buraya tıklayarak e-posta bültenine abone olabilirsiniz.

7 Nisan 2010 Çarşamba

19. Yüzyıl'da Batı Resminde Melankoli

Batı sanatında melankolinin tasvirlerine Eski Yunan döneminden beri rastlanır. Bu tasvirler insanın acılarının, kaygılarının, suskunluğunun, sıkıntılarının, yalnızlığının sanatçı üzerinde bıraktığı etkileri ortaya koyar. Ortaçağ'da sanatçılar, toplumsal dengesizliği, büyücüleri, simyacıları, dini baskıları ve kasvetli ortamı gösteren yapıtlar üretirler. Flaman ve Alman ressamlar insanların ruh yapılarını, gülünç ve acınacak hallerini fantastik bir kurgu içinde aktarırlar. Bu dönemde melankoli acedia kavramıyla bir tutulmaya başlar. Acedia, kafakarışıklığından gelen ve bunalıma neden olan üzüntü, enerji düşüklüğü, içsel bıkkınlık, toplumsal yaşamdan uzaklaşmak, ilgisizlik ve tembellik olarak tanımlanır. Zamanı da temsil eden Satürn, melankoliklerin gezegenidir. Ortaçağ’ın sonlarında, melankoli tanrısı Satürn’ün, etkisi altında doğanlara zorluklar ve talihsizlik getirdiğine inanılır.

Albrecht Dürer, Melancolia I, 1514, gravür, 24 x 18,9cm, Berlin Devlet Müzesi
19. yüzyılda, içinde bulundukları düzenden hoşnutsuz Romantikler, geçmişe ve sonsuzluğa özlem duyarlar. Gerçeklerden kaçıp sezgilere, duygulara, efsanelere, uzak kültürlere, doğaya, mistik ve esrarengiz olana yönelirler. Doğanın görkeminden ve insanın doğa karşısındaki çaresizliğinden etkilenirler. Yüzyılın ikinci yarısında, Sembolistlerin simgesel ifadelerinde hayaller, yalnızlık, düşler, melankoli, gizem, tinsellik önemli unsurlardır. Varlıkların iç dünyalarını, nesnelerin gizini, doğanın ruhunu verirken, çağrışımlara ve sembollere başvururlar. Her sanatçı kendi gördüklerini, yaşadıklarını, edebiyattan aldıklarını, imgelem gücüyle bir araya getirir.

Alman Romantiklerinden Caspar David Friedrich’in doğa tasvirleri, ressamın duygularını, ruh durumunu ve iç dünyasını da simgeler. Çocukluğunun görüntüleri olan Baltık kıyıları, Harz dağları, erkek kardeşinin boğulduğu Elbe kıyıları, onun romantizminde rol oynayan faktörlerdir. Gün batımlarına, ay ışığı altındaki doğaya ve ağaçlara sevgi duyar. Doğa’nın kutsallığını ve yoğun mistikliğini resmettiği 'Deniz Kıyısında Keşiş' (1810) üç bölümden oluşur: ilk planda açık renk bir toprak, birkaç köpükle kabartılmış deniz ve resmin neredeyse tamamına yakını ise gökyüzüdür. Deniz kenarında, toprak üzerindeki uzun kahverengi giysili figür denize dönüktür. Uçsuz bucaksız doğa karşısında insanla evrenin bütünleşme isteği ve doğada yansıyan Tanrı ile insan arasındaki manevi bağ vurgulanır. Keşişin bulunduğu toprak; yeryüzü ve insanı, gökyüzü ise Tanrı’yı sembolize eder. Dar kara parçası, dalgalı, karanlık denizle birleşir. Başını elleri arasına almış, ufka doğru bakan keşiş büyük bir keder içindedir. Keşiş doğa güçlerinin ortasındaki insan varlığının önemsizliğini anımsatmak ve peyzajın ruhsal boyutunu sezdirmek için oradadır. Denizin koyu rengi, gökyüzünün ezici uçsuz bucaksızlığı, tenhalık, insanın bu durum karşısında yalnızlığı ve yok oluşu melankoliyi güçlendirir.

Caspar David Friedrich,  Deniz Kıyısında Keşiş, 1810, Tuval üzerine yağlıboya, 110 x 171,5 cm, Berlin
Romantiklerden İspanyol ressam Francisco de Goya, resim öğrenmeye çok küçük yaşta başlar. Roma'da İtalyan sanatını inceler. Halk arasında yaşar ve Fransız-İspanyol savaşına katılır. Saray ve gündelik yaşam sahnelerini konu olarak seçer. Resimlerinde ve taşbaskılarında toplumsal olaylar, acımasızlık, savaşların kötülüğü ve yıkımları ürkütücü bir şekilde yansıtılır. '3 Mayıs 1808' (1814), halk ayaklanmasının bastırılmasını ve savaşın dehşetini gösteren bir örnektir. Kurşuna dizilmiş olan direnişçiler yerde kanlar içinde yatarlar. Resimde ilk dikkat çeken, beyaz bir gömlek ile sarı pantolon giymiş ve ellerini havaya kaldırmış kişidir. Korkuyla kendisine doğrultulmuş namlulara bakar. Çevresindekiler bu şiddeti görmemek için elleriyle yüzlerini kaparlar ve dua ederler. Silahlarını doğrultmuş dizili askerler ise, görevlerini en iyi şekilde yerine getirmeye çalışırlar. Tepelerin arkasında bir manastır görülür. Gökyüzü karanlıktır. Kasvetli resmin en ışıklı bölümü, beyaz gömlekli figürün çevresidir. Buradaki aydınlık, olması gerekenden fazla gibidir. Goya'nın bu resimle birlikte 85 gravürünün konusu, İspanya’nın Napolyon’un işgaline uğraması ve savaştır. Goya hayatının son yıllarında karabasanları, hayallerini, korkularını çizer. Gizemli yaratıklar, büyücü kadınlar, karaltılar, dehşetli ve gülünç olaylar kara bir romantizme dönüşür.

Francis Goya, 3 Mayıs 1808 , 1814, tuval üzerine yağlıboya, 266 x 345 cm, Madrid Prado Müzesi
Goya’nın kara romantizmindeki melankoliye karşın, John Constable’ın açık hava ve doğa görünümlerinde hüzünlü bir hava sezilir. Romantik ressamlarda dalgalı denizin, gece yıldızlarla, gündüz bulutlarla donanmış bir gökyüzünün, ormanlıkların, kayalıkların ve çayırların göründüğü manzaralar öncelikli konulardır. Doğa, doğrudan bir gözlemin yanı sıra düş, tin ve duygusal değerler de katılarak resmedilir. Geçmişten bir kalıntının olduğu ıssız, sakin yerler tercih edilir. İngiliz Constable kırsallığa ilgisinin belli olduğu manzaralarında, noktasal boya kullanımıyla ve hızlı fırça vuruşlarıyla geçiciliği yakalar. Açıklı koyulu yumuşak ışıklı ve şiirsel manzaralarını, önceden belirlenmiş kurallara göre değil kendi gördüğü ve bildiği gibi yapar. Doğayı gerçekçi bir şekilde vermek ister. Kırlara çıkıp desenler çizer, daha sonra onları renklendirir. Bu özellikleriyle Barbizon Okulu ve Empresyonistler üzerinde etkili olur. 'Weymouth Körfezi'nde (1818), kompozisyonun üçte ikisini bulutlu ve hareketlilik içindeki gökyüzü oluşturur. Gökyüzünün kasveti ve dalgalı deniz fırtına habercisidir. Uzaklardaki tepelerin önünde bir çoban ve sürüsü görülür. Ön planda şapkalı küçük bir figür kayığın bulunduğu yere doğru yürür. Kapalı ve rüzgârlı hava ve sahildeki insanın doğa içindeki küçüklüğü, melankolik bir izlenim bırakır.
 
John Constable,  Weymouth Körfezi, 1818, Tuval üzerine yağlıboya, 88 x 112 cm, Louvre
İngiliz J. M. William Turner da, neredeyse soyut denilebilecek peyzajlarıyla ünlüdür. Onun çalışmaları Constable'ınkilerden farklıdır. Zaman zaman insanlardan kaçan ve insanlara karşı kapalı biri olan Turner, 1851 yılında, nehir kıyısında, yalnız yaşadığı bir evde hayatını kaybeder. Doğa karşısında insanın acizliğinin gösterildiği sisli, bulutlu manzaraları tedirgin edicidir. Hareketli, ışıklı, sadelikten ziyade dramatik etkiyi arttıran bir karmaşa içindedir. 'Kar Fırtınası' (1842) adlı resmi, rüzgârlı havanın gemiyi nasıl allak bullak ettiğini izleyicinin zihninde canlandırır. Siyah lekeyle oluşturulan gemiyi seçmek zor olsa da, bayrak direğiyle orada dalgalarla mücadele eder. Parlayan bir ışık, koyu gölgeler, dalgalı deniz ve anafor çarpıcıdır ve doğanın zaferini pekiştirir. Heyecanları yansıtan, deniz ile gökyüzünün birbirine karıştığı ve konunun eridiği bir resimdir bu.
 
William Turner, Kar Fırtınası, 1842, tuval üzerine yağlıboya, 91.5 x 122 cm, Londra Ulusal Galeri
Küçük yaşta resim yeteneği fark edilen İngiliz John Everet Millais, Ön-Rafaellocu birliğinin kurucularındandır. Sembolizmin kaynaklarından biri olan bu birliktekilerin resimlerinde ayrıntı önem kazanır ve renkler parlaklaşır. Ön-Rafaellocular doğadan, tarihten, kutsal kitaplardan, efsanelerden esinlenerek belirledikleri konulara mistik anlamlar yüklerler. Tablolarında duyarlılığını ve imgelem gücünü yansıtan Millais’in, konusu bir şiirden alınan 'Sonbahar Yaprakları' isimli resminde (1856), dört çocuk bir yaprak yığınının etrafındadırlar. Arkada, mavi tepeli bir manzara ve bulutlu bir gökyüzü yer alır. Siyah giysili iki kız figüründen birinin elinde tuttuğu sepete, diğeri yaprakları koymak üzeredir. Her ikisinin de bakışları seyirciye dönüktür. Yanlarındaki açık renk saçlı, süpürge sapı tutan, yan durmuş kız yaprak yığınına bakmaktadır. Öndeki, bakışları donuk ve belli bir noktaya sabitlenmiş küçük kızın elinde ise bir elma vardır. O da diğer kızlar gibi hüzünlüdür. Kızların güzellikleri ve gençlikleri bu melankolik sahnenin belirginliğini engellemez. Sembolistlere göre nasıl kadın güzelliğinde ölüm ve kötülüğün simgelenmesi kaçınılmazsa, buradaki kızların güzelliği de ölümü ve kederi hatırlatır. Zamanın geçiciliği sararmış yapraklarla gösterilir.

John Everet Millais, Sonbahar Yaprakları, 1856, tuval üzerine yağlıboya, 103 x 75 cm, City Art Galleries Manchester
1827-1901 yılları arasında yaşamış İsviçreli sembolist ressam Arnold Böcklin, çoğunlukla Yunan mitolojisindeki doğaüstü varlıkları ve ölüm temasını işler. Fantastik resimleri ve manzaraları gizemli bir atmosfere sahiptir. Ölüler Adası’nda (1880) ve Odysseus ve Calypso’da yoğun bir melankoli hakimdir. 'Ölüler Adası’nda, yüksek kayalıklı, gökyüzüne uzanan sık, aşılamaz servi ağaçlarıyla kasvetli başka bir dünya göze çarpar. Efsaneye göre bu yalnızlık ve umutsuzluk adası bilinmezliğin ve gizliliğin yeri Hades’e giriştir. Karanlık gökyüzü ve iç karartıcı deniz, insanın kaçınılmaz sonuna işaret eder.

Arnold Böcklin, Ölüler Adası, 1880, tuval üzerine yağlıboya, 111 x 155 cm, Basel Sanat Müzesi
1885 ve 1886 tarihli, birine 'Melankoli' diğerine de 'Sonbahar Düşünceleri' adını verdiği iki tablosunda, kadın figürleriyle melankoli gösterilir. Geçmiş yüzyıllarda melankolinin kadın olarak tasvirinin bir devamı niteliğindeki ilk resimde, siyah giysili kadın elindeki aynaya bakar. Aynada yüzünü görmeyiz. Ayna, kadını kendi içine döndüren alegorik bir nesnedir. 

Melankoli, 1885, ahşap üzerine yağlıboya, 142 x 100 cm, Basel Güzel SAnatlar Müzesi
Diğer resimde, ayakta duran bir kadın, dere kenarında sudaki yansımasını izler. Her iki kadının da yalnızlığı, dalgın oluşları, başlarının öne eğikliği, mavi renk, koyu tonlar ve zamanın geçiciliğini gösteren düşen yapraklar melankoliyi pekiştirir. Buradaki kadınlar tatlı bir hüzün içindedirler. Düşüncelere dalmanın, hayaller kurmanın, bulunulan andan uzaklaşmanın verdiği o hazzı yaşıyor gibiler. İç ve dış dünyanın zamanı aynı değildir. Dalgınlık, bu dünya ile başka boyuta ve zamana geçiş arasındaki eşiktir.

Sonbahar Düşünceleri, 1886, panel üzerine yağlıboya, Zürih Sanat Müzesi
Başka bir Sembolist ve Art Nouveau sanatçısı İsviçreli Ferdinand Hodler’in figürlü resimlerinde ve manzaralarında da belirgin bir melankoli vardır. 'Delphine Duchosal'in Portresi’nde (1885), elinde bir çiçek tutan ve sandalyede dimdik oturan 12, 13 yaşlarında bir kızın ciddi ve yoğun bakışları kederlidir. Dudaklarında belli belirsiz, mesafeli ve donuk bir gülümseme fark edilir. Nereye baktığı belirsiz ama kendi düşüncelerine yönelik olduğunu tahmin etmek zor değil. Koyu renkli saçları ve koyu renk giysisi, elindeki çiçekle, beyaz teniyle ve narinliğiyle bir tezat oluşturur. Gözleri ve duruşu, yaşından beklenmeyen bir deneyime ve bilgiye sahipmiş gibi bir his uyandırır.

Ferdinand Hodler, Louise-Delphine Duchosal'in Portresi, 1885, tuval üzerine yağlıboya, 55x46,5 cm, Oskar Reinhart Vakfı, Winterthur, İsviçre
Hollandalı ressam Vincent Van Gogh’un 'Hüzün' (1882) adlı taşbaskısındaki oturan kadının başı dizlerine doğru eğilmiş ve kolları arasında kalmış. Koyu renk uzun saçları, çıplak sırtından aşağıya dökülür. Saçlar ten rengiyle karşıtlık yaratır. Bedenin dış hatları koyu renkle çizilmiştir. Kolları arasında kalan yüzü görülmez, ama büyük ihtimalle ağlamaktadır ya da üzgün bir ifade içindedir. Tek başına bırakılmış, çaresiz bir durumu vardır. Dertleriyle birlikte yapayalnız ve bir kenara itilmiş gibi. Kederin dokunaklı bir anlatımına tanık oluyoruz. Buradaki kadın, Van Gogh'un birlikte yaşadığı alkolik, gebe ve fahişe Sien'dir.

Vincent Van Gogh,  Hüzün, 1882, taşbaskı, 38 x 29 cm, Vincent Van Gogh Müzesi, Amsterdam
Van Gogh'un 1890 yılına tarihlenen 'Sonsuzluğun Eşiğinde' resminde de, yine üzüntü içinde bir insan görürüz. Sandalyeüzerinde oturan, mavi pantolon ve gömlekli, yaşlı bir adamın derin acısı bize yansır. Yaşlı adam yumruk yaptığı elleriyle yüzünü kapamış ve öne doğru eğilmiştir. Dirsekleri bacaklarının üzerindedir. Gözleri ve yüzü görünmüyor ama o da ağlamaklı ve yıkılmış bir durumda. 
Vincent Van Gogh, Sonsuzluğun Eşiğinde, 1890, tuval üzerine yağlıboya, 50 x 65 cm, Rijksmuseum Kröller-Müller Otterlo
Aynı yıla ait 'Doctor Gachet’in Portresi’nde ise, masaya dirseğini dayamış oturan bir adam vardır. Beyaz kasketli adamın yumruk yaptığı sol eli yanağındadır ve başını destekler. Düşünceli ve kederli Doktor Gachet'in, sinirli olduğu kadar hasta göründüğünü de belirtir Van Gogh. Figürün yüzündeki umutsuzluk ve acı, resmin her yanına yayılır. Bütün renkler ve çizgiler melankolik ruh halini açığa vurur. Üzerindeki lacivert ceket ve arka planın koyu mavi rengi ve yüzün solgunluğu ifadeyi güçlendirir.

Vincent Van Gogh, Doktor Gachet’in Portresi, 1890, tuval üzerine yağlıboya
Van Gogh’dan etkilenen Norveçli sanatçı Edvard Munch da, hüznü, acıyı, melankoliyi ve özellikle de hastalığı ve ölümü resmeder. Hem kendisi yalnız, acılar çekmiş, varoluşu, dünyadaki yerini ve görevlerini sorgular bir halde, insanın çaresizliğini ve umutsuzluğu duyumsar, hem de bu durumları başarılı ve etkileyici bir biçimde aktarır. Korkuları, hastalıkları, iç sıkıntıları ve onda bıraktığı etkileri sık sık konu olarak seçer. Figürlere melankolik bir görünüm veren ‘elleri başın üzerinde tutma’, Munch'un pek çok resminde dikkat çeker. Hayat Frizi -Hayat, Aşk, Ölüm hakkında bir Şiir- serisi içindeki 1894 tarihli 'Melankoli’de, düşünceli bir şekilde oturan bir erkek yer alır. 1891-1910 yılları arasında, melankoli adını verdiği beş ayrı resim yapar. İstediği ifadeyi tam olarak verememiş olması tekrar bu konuya dönmesine neden olur. Resmin ön kısmında, deniz kıyısında bir kayanın üzerinde denize dönük oturan siyah giysili adamın eli çenesine dayalıdır.* Saçı miğfer gibidir ve başı eğiktir. Dalgın ve üzgün yüzü geometrik olarak sadeleştirilmiştir. Uzaklarda geometrik ağaçlar ve bir iskele üzerinde birkaç kişi seçilir. Manzara, tüm resmin genel havasına ve adamın psikolojik durumuna uygundur. Ağaçlar ve dalgalı deniz, yatay ve düşey hatları oluşturur. Buradaki yalnız adam, Munch’un yazar arkadaşı Jappe Nielsen’dir ve çektiği aşk acısı yüzünden melankoliktir. Denize bakarkenki dalgınlığı, aslında denizi görmediğini ve kafasındaki düşüncelerle boğuştuğunu izleyene belli eder. Bedeni oradadır ama düşüncelerinde zaman ve mekândan bağımsızdır.

Edvard Munch, Melankoli, 1894-96, tuval üzerine yağlıboya, 81 x 100.5 cm, Rasmus Meyer Koleksiyonu, Bergen Sanat Müzesi
'Melankoli, Laura' (1899) adlı tabloda, melankoli kadının ruh durumuyla yansıtılır. Dürer’in tasvirindeki gibi kanatları, sihirli değneği yok, ne cadı ne melek ne de eli yanağında. Bu kadın hiçbir şey yapmadan oturuyor. Mavi tonlarındaki elbisesi ve hafif öne eğik hali pek genç olmadığını gösterirken, ten rengi sağlıklı. Bakışları ise sabit ve içe dönük. Kimseyi, hiçbir şeyi görmüyor. Dışarıdaki dünya umurunda değil. Bir eli kucağında diğeri bacağında duruyor. Önünde, üzerindeki saksıda iki çiçek olan bir masa, perdesiz pencereden durgun manzara göze çarpıyor. Bazı kaynaklarda, masa örtüsünün deseninin, insan vücudundan bir organı simgelediği belirtilir. Eğer bu bir beyni işaret ediyorsa Munch’un kız kardeşi Laura’nın zihinsel hastalığını vurgulayabilir. Gökyüzü mavi, ama karla kaplı bir manzara var. İçeride öylece oturan eylemsiz kadının baharın güneşli günlerini beklediğini, kışın uyuşukluğundan ve dalgın, karamsar düşüncelerinden kurtulabileceğini ummaktan başka yapacak bir şey yoktur.

Edvard Munch. Melankoli, Laura, 1899, tuval üzerine yağlıboya, 110 x 126 cm, Oslo Munch Müzesi
Manzaralardaki ve insan figürlerindeki bu melankoli, yaşanılanların, sorgulamaların, düşüncelerin sonucunda yoğun bir kedere veya haz duyulan tatlı bir hüzne yol açan anlamlı bir başkaldırıdır. Her şeyden soyutlanıp kendi içine yönelme ve belki de derinlerde kaybolma, güçsüzlüğü ve çaresizliği fark ettirebilir. Melankoli arada olmakla, yavaşlamakla, yalnızlıkla, çelişkilerle, kararsızlıkla yan yana dursa da sarılacak tek şey umut olacaktır.

YouTube
*Melankolik insan tasvirlerinde ‘elleri yüze dayama’ Antik Yunan sanatında da görülen bir duruştur. Ancak Albrecht Dürer’in Melencolia 1 adlı gravüründen sonra pek çok kez başvurulur. Melankolik figür genellikle bir taşın üzerine oturur, dirseklerini dizlerine dayar ve eli çenesindedir. Bu hareket, düşünceler içinde olmanın sembolü olarak kalıplaşır.

Kaynaklar:
 
1- Binkert, Dörthe, Melankoli Kadındır, çev: İlknur İgan, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1995
2- Bischoff, Ulrich, Edvard Munch, Benedikt Taschen, Köln, 1993
3- Cassou, Jean, Sembolizm Sanat Ansiklopedisi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1987
4- Claudon, Francis, Romantizm Sanat Ansiklopedisi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1988
5- Hélène Prigent, Melankoli, Bunalımın Başkalaşımları, çev: Orçun Türkay, YKY, Mayıs 2009
6- Sala, Charles, Caspar David Friedrich and Romantic Painting, Terrail, Paris, 1993
7- Teber, Serol, Melankoli, Normal Bir Anomali, Say Yayınları, İstanbul, 2001
8- Walter, Ingo, F., Vincent Van Gogh, Vision and Reality, Benedikt Taschen, Köln, 1993
9- http://nalanyilmaz.blogspot.com/

NALAN YILMAZ, 19. Yüzyıl Batı Resminde Melankoli, 5 Nisan 2010, Lebriz Sanal Dergi
_______________________________________

*****Bu sayfalardaki yazıların tüm hakları yazara aittir. Sadece kaynak gösterilerek, yazar adı ve orijinal sayfanın aktif linki belirtilerek alıntı yapılabilir ve paylaşılabilir. Nalan Yılmaz adıyla tüm yazılar 'Creative Commons Attribution Noncommercial-No Derivative Works 3.0 Unported License' altında tescillidir. 
_______________________________________

Hiçlikte Bir An'ın yeni yazıları için buraya tıklayarak e-posta bültenine abone olabilirsiniz.

21 Mart 2010 Pazar

"Benim Adım Orman" ve "Serapmış"

Şiddetle Şebnem ferah konserine gitmek istiyorum. Bağırmak, bağırmak, bağırmak olabildiğince... Benim Adım Orman diye "İçimden geçeceksen eğer / Burdayım yürü üzerime / Ateş şiir hepsi benim hazırım ben / Gel gel gel gel / İstersen dinlen içimde / Köklerimden bir şarkı var dilimde / Çıplak ayaklarla gez her köşemde / Gel gel gel gel / Benim adım orman / Örtü yaptım yapraklardan / Serdim herkesin üstüne / Biz hepimiz uyuduk bittik yalnızlıktan /Yeşildim olabildiğince / Yaşlandım maviye değince / Hem gündüz hem gece aklına düşünce / Gel gel gel gel / Benim adım orman / Örtü yaptım yapraklardan / Serdim herkesin üstüne / Sür yüzünü yüzüme korkma yalnızlıktan..."


Benim Adım Orman albümünde özellikle Serapmış, Merhaba, Yalnız, Eski, İstiklal Caddesi Kadar, Bazı Aşklar favorilerim ama albümün tamamı iyi ve güçlü şarkılardan oluşuyor. Son derece içten. Duyguların aktarımı, sözler, müzik ve ses mükemmel. Gerçek sanatçılar çok şanslı. kendini sahici ifade edebilmek, öyle yaşayabilmek, mutsuz ya da mutlu fark etmez bunu yapabilmek maalesef her faniye nasip olmuyor. İçtekiler yansıtılamayınca birikip ya bir sağlık sorununa ya da ruhsal patlamaya neden oluyor.

"Güneş batınca fark ettim / Bütün hayallerim caddeye uzanmış / Tüm doğru bildiklerim asfalta akmış / Hepsi serapmış / Birileri var önümde gerimde / Her yanımda yüreğimde / Kalabalığın içinde dışında / Her yerde yalnızlığımda / Karaya oturmuş eski bir gemide/ Gölgesinden sıkılmış söğütte / Baktığım her yerde her aynada / Mutluluktan sürülmüş / Sanki yasaklanmış biri var / Ellerinden içilmiş şarapta / Gözlerinden okunmuş şiirde / Baktığım her yerde her aynada / Mutluluktan sürülmüş / Sanki yasaklanmış birileri var / Güneş batınca fark ettim / Bütün hayatım caddeye uzanmış / Yolun tam yarısında asfalta akmış / Her şey serapmış..."

Bazı satırlar bana hayatı kaba oyalanmalar gibi gören 19. yüzyıl melankoliği Nerval'i hatırlattı:"Belki sonsuza dek o mutsuzlardan biri de ben olacaktım"..., 'Ölmek, ey ulu Tanrım söz verdiğiniz mutluluk sanki yalnız ölümle gerçekleşecekmiş gibi niçin her an bu düşünce usuma gelip durur?"...,"Nedir bu? mutlulukla arama giren! yazık bize! yalnız kartal bakabilen kazasız belasız utkuya ve güneşe"...
_______________________________________

*****Bu sayfalardaki yazıların tüm hakları yazara aittir. Sadece kaynak gösterilerek, yazar adı ve orijinal sayfanın aktif linki belirtilerek alıntı yapılabilir ve paylaşılabilir. Nalan Yılmaz adıyla tüm yazılar 'Creative Commons Attribution Noncommercial-No Derivative Works 3.0 Unported License' altında tescillidir. 
_______________________________________

Hiçlikte Bir An'ın yeni yazıları için buraya tıklayarak e-posta bültenine abone olabilirsiniz.

18 Ocak 2010 Pazartesi

John Everett Millais'in Resimlerinde Doğanın Verdiği Hüzün

Küçük yaşta resim yeteneğini ortaya koyan John Everett Millais (1829–1896) Ön-Rafaellocu birliğinin kurucularındandır. Sembolizmin kaynaklarından biri olan bu birliktekilerin resimlerinde ayrıntı önem kazanır, renkler parlaklaşır. Ön-rafaellocular doğadan, tarihten, kutsal kitaplardan, efsanelerden esinlendikleri temalara mistik anlamlar yüklerler. 

Tablolarında duyarlılığını ve imgelem gücünü yansıtan Millais’in Sonbahar Yaprakları resmi hüzünlü atmosferiyle izleyeni çeker. Konusu bir şiirden alınan resimde dört çocuk yaprak yığınının etrafındadır. Arkada mavi tepeli manzara ve sarıyla vurgulanmış gökyüzü görülür. Siyah giysili iki kız figüründen biri iki eliyle sepet tutarken diğeri yaprakları sepete koymak üzeredir. Her ikisinin de bakışları seyirciye dönüktür. Yanlarındaki elinde süpürge olan açık sarı saçlı kız yaprak tepesine bakar. Önde duran, diğerlerinden daha küçük ve elinde bir elma olan kızın bakışları donuktur; belli bir noktaya sabitlenmiştir. Onun yüzünde de diğerlerindeki gibi belirgin bir hüzün vardır. Kızların hoş görünümleri bu üzüntülü anın belirginliğini engellemez. Sembolistlerde kadın güzelliğinde ölüm ve kötülüğün simgelenmesi kaçınılmazsa buradaki kızların güzelliği de ölümü ve hüznü hatırlatır. Zamanın geçiciliği, bu kalıcı olmayan güzellik ve sararmış yapraklarla yansıtılır. 

Londra’daki Tate Galeri’de bulunan Ophelia adlı resmi Ön-Rafaellocu çalışmalar içinde en bilinenlerdendir. Saflığı ve masumiyeti somutlaştıran Ophelia’nın ölü bedeni suyun içinde uzanır. Shakespear’in Hamlet’inde bahsedildiği gibi etrafı farklı çiçeklerle çevrilidir. Hamlet aşkına karşılık vermeyince intihar eden Ophelia Ön-Rafaellocu resimlere özgü bir biçimde hüzünlü bir şiirselliktedir. Doğanın içindeki figür onunla bütünleşmiş gibidir.


NALAN YILMAZ - 8 Eylül 2003 Pazartesi, Hürriyet, Agora
_______________________________________

*****Bu sayfalardaki yazıların tüm hakları yazara aittir. Sadece kaynak gösterilerek, yazar adı ve orijinal sayfanın aktif linki belirtilerek alıntı yapılabilir ve paylaşılabilir. Nalan Yılmaz adıyla tüm yazılar 'Creative Commons Attribution Noncommercial-No Derivative Works 3.0 Unported License' altında tescillidir. 
_______________________________________

Hiçlikte Bir An'ın yeni yazıları için buraya tıklayarak e-posta bültenine abone olabilirsiniz.

15 Ocak 2010 Cuma

Caspar David Friedrich'in Resimlerinde Doğanın Verdiği Hüzün

Alman romantiklerinden Caspar David Friedrich'in (1774-1840) doğa görünümlerinin yer aldığı resimlerinde duygular ve ruh durumu da yansır. "Resimlerini oluşturan duyguları çok yoğun yaşadığı için zihinsel bir hastalığa yakalanır ve yaşamı trajik bir şekilde son bulur." (1). 

Caspar David Friedrich,  Deniz Kıyısında Keşiş, 1810, Tuval üzerine yağlıboya, 110 x 171,5 cm, Berlin

Deniz Kıyısında Keşiş adlı resmi üç bölümden oluşur: İlk planda açık renk bir toprak, ikinci planda köpükle kabartılmış deniz göze çarpar. Üçüncü plan ise ezici bir gökyüzüne ayrılmış. Denizin kenarında toprak üzerinde uzun kahverengi giysili figür gözlerini ufka doğru yöneltmiştir. Uçsuz bucaksız doğa karşısında insanla evrenin bütünleşme isteği ve doğada şekil bulan Tanrı ile insan arasındaki ruhsal bağ vurgulanır. Keşişin bulunduğu toprak; yeryüzü ve insanı, gökyüzü ise Tanrı’yı simgeler. Keşişin üzerinde durduğu uzun ve dar kara parçası dalgalı, karanlık denizle birleşir. Keşiş doğa güçlerinin ortasındaki insan varlığının önemsizliğini anımsatmak ve peyzajın ruhsal boyutunu sezdirmek için oradadır. Başını elleri arasına alması büyük bir keder içinde olduğuna işarettir. Resmin genel havası denizin koyu rengi, gökyüzünün görkemli uçsuz bucaksızlığı; insanın bu durum karşısında yalnızlığı, çaresizliği ve yok oluşu melankolik bir görünüm oluşturur...