Birinci Dünya Savaşı Sonrası Akla Güvensizlik
Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı yıkım, Avrupa entelektüel dünyasında rasyonalizme, bilime ve burjuva ahlakına karşı büyük bir güven kaybına yol açar. Dünyayı bu felakete sürükleyen şeyin aklın ve ilerleme inancının kendisi olduğu düşüncesi, sanatta mantığı dışarıda bırakan akımların önünü açar. Zürih’teki Cabaret Voltaire’de doğan Dada hareketinin nihilist ve başkaldıran tavrı, Sürrealizm’in temelini oluşturur. Guillaume Apollinaire'nin kavramsal olarak organize ettiği, 1924 yılında ise André Breton’un manifestosuyla resmiyet kazanan Sürrealizm, tam olarak bu sosyolojik bunalımın ürünüdür.
Kübizm dünyayı akılla ve geometriyle parçalayıp yeniden inşa ederken, Sürrealizm zihnin denetimini ortadan kaldırmayı seçer. Geleneksel estetik değerler, toplumsal normlar ve ahlaki kalıplar, insan yaratıcılığını zincirleyen unsurlar olarak ilan edilir. Sürrealistler için sanat, bir beğeni nesnesi üretmekten çok, insan zihninin üzerindeki baskıları kıracak ilerici bir eylemdir.
Psikanalitik Temeller: Freud ve Rüyanın Egemenliği
Sürrealizm, gücünü Sigmund Freud’un psikanaliz yönteminden ve bilinçdışı teorilerinden alır. Freud, insanın gerçek arzularının, korkularının ve dürtülerinin toplumsal baskı mekanizmaları tarafından bilinçaltına itildiğini öne sürer. Bu bastırılmış içerik, ancak usun kontrolünün zayıfladığı rüya anlarında, dil sürçmelerinde veya sanatsal üretimde açığa çıkar. André Breton’un tanımıyla Sürrealizm; aklın hiçbir denetimi olmadan, estetik veya ahlaki hiçbir kaygı barındırmadan, düşüncenin gerçek işleyişini ortaya koyan saf bir otomatizmdir.
Sanatçılar, uyanıkken rüya görme durumunu hedeflerler. Otomatik yazı ve otomatik çizim teknikleri, zihnin filtrelenmemiş akışını tuvale aktarmanın yolları olarak kabul edilir. Bu bağlamda Sürrealizm, rasyonalitenin katılığına karşı irrasyonel olanın, deliliğin, rastlantısallığın ve tekinsizliğin zaferidir. Bilincin sınırları genişletilerek, gerçekliğin ötesindeki üstgerçekçilik alanına geçilir.



