Edward Burne-Jones’un tuvali, gerçeklik ile mitosun birbirine karıştığı, yerçekiminin anlamını yitirdiği bir uzam sunar. Sanatçı, Viktorya dönemi İngiltere’sinin sanayileşen ve katılaşan dünyasına bir başkaldırı olarak, 19. yüzyılın sonlarında Ön-Raffaelocuların estetik mirasını devralır. Ancak onu kendi içine dönük, lirik bir simgecilikle zenginleştirir. Özellikle mavi tonlarının egemen olduğu karakterleri merkeze alan çalışmaları, sadece bir renk seçimi değil, zamansızlığın ve fiziksel dünyanın dışına çıkışın görselleşmiş birer yansımasıdır.
Ön-Raffaeloculuk -Preraffaelit- akımı, ismini Raffaello öncesi dönemin saflığından ve doğaya duyulan bağlılıktan alır. Burne-Jones ise bu akımın ikinci nesil temsilcisi olarak, akademik sanatın katı kurallarını reddederken, odağını dış dünyadaki gözlemden içsel bir dünyaya kaydırır. Onun için resim, bir doğa kopyası olmaktan çok öte, bir düşün peşinde kurulan bir imgelem evrenidir. Havada süzülen tasvirler bir oluş halinin aktarımıdır. Yerçekimi, dünyanın ağırlığı ve maddeci yaşamın yorgunluğu, bu kompozisyonlardaki siluetlerin dokunuşuyla eriyip gider. Mavilik sanatçının kurduğu mistik boşluğun atmosferini oluşturur.

