
Hudson nehri yakınlarındaki küçük bir tatil kasabası olan Nyack’ta doğan Amerikalı sanatçı Edward Hopper (1882–1967) New York’ta hayatını sürdürür. Yaz aylarını ressam eşi Josephine Nivision ile birlikte Cape Cod yakınlarındaki deniz kıyısındaki evinde geçirir. En büyük tutkusu gün ışığıdır. Işığın etkileri üzerine yoğunlaşır. Paris’te genç bir sanat öğrencisiyken başlayan bu ilgi tüm kariyeri boyunca devam eder. Sıradan olan şeylerdeki farklı ve garip yönleri arayan Hopper Avrupa seyahatlerinde eğitimlere, sanatsal etkinliklere katılır ama herhangi bir akımdan etkilenmez. Sanatı tutarlı, kendine yeten ve bağımsızdır.
İlk yıllarında suluboya resim, gravürler, hayatını kazanmak için ise isteksizce reklam tasarımları yapar. Suluboyalarında köy ve küçük kasaba görünümleri yer alır. Gravürlerinde çoğunlukla çevresinden soyutlanmış figürler, boş caddeler, ışık-gölge karşıtlığı ve mimari üzerine düşen güneş ışığı oyunları ön plandadır. New England’daki binalara sıkça yer verse de doğaya uzak değildir. New York’ta yaşayan Amerikalı modern sanatçıların tercih ettiği sanatsal motifler: kalabalık caddeler, gökdelenler, endüstriyel makineler ve Jazz müziği vb. konulardır. Hopper ise şehir hayatının gürültüsünü ve kargaşasını yansıtmaktan kaçınır. İnsansız ya da tek tük insanın olduğu sokakları, müşterisiz mağazaları, restoranları New York’un göğe yükselen binalarının aksine manzara geleneğine bağlı olarak yatay biçimde resmeder.
Modern hayatın çeşitli ortamlardaki tekdüzeliği, anlamsızlığı yanı sıra güzellikler de resmine girer. Kompozisyonlarında dikkatli yerleştirilen figürler birbirlerinden kopuktur. Bu kurgu kentte yaşayan, gündelik hayatlarındaki sosyal insanların yalnızlığını ortaya koyar. Sanatçı bunu “büyük kentin yalnızlığı” olarak tanımlar. Resimlerinde rahatsız edici bir boşluk, huzur kaçırıcı durgunluk, ezici bir sessizlik, yabancılaşma, figürler arasındaki mesafe ve soğukluk, tek başınalıktan ve boş zamandan dolayı can sıkıntısı 1930’ların Amerika’sındaki Büyük Ekonomik Bunalım’ın sebep olduğu umutsuzluğun da görselleşmesi olarak değerlendirilebilir.
Okyanus kıyısındaki stüdyosunu gösteren 1951 tarihli ‘Deniz Tarafındaki Odalar’ın ışıklı ve aydınlık ama hüzünlü bir yanı var. Sınırlı bir renk paletine sahip resimde duvarlar beyaz ve gri tonlarda, zemin düz renk blokları halinde sarı ve yeşil, mobilyalar kırmızımsı kahverengi. Kapıdan ve diğer odanın penceresinden giren gün ışığı içeriye ferahlık ve tazelik getiriyor. Odaların sadeliği ve boşluğu hemen göze çarpar. Açık kapıdan dışarıdaki dalgalı, beyaz köpüklü denizi ve gökyüzünü görüyoruz. Rüzgarlı bir havayı vurgulayan denizin dalgasının iç mekanla çelişkisi tedirginliğe yol açıyor. İnsan figürü yok belki ama yaşanılan bir mekan olduğu belli. Modern insan ve doğa arasındaki gerginlik 19. yüzyıldan Romantik Alman ressam Casper David Friedrich’in ‘Deniz Kıyısında Keşiş’ adlı çalışmasında belirgindir. Keşiş doğa güçlerinin ortasındaki insan varlığının önemsizliğini anımsatmak ve peyzajın ruhsal boyutunu sezdirmek için oradadır. Denizin rengi, gökyüzünün eziciliği, insanın bu durum karşısındaki çaresizliği melankolikliği güçlendirir.
![]() |
| Edward Hopper, Deniz Tarafındaki Odalar, 1951 |
| Edward Hopper, Automat, 1927 |
“Büyük sanat; sanatçının kişisel dünya görüşü sonucu oluşan iç dünyasının açığa vurulmasıdır." Edward Hopper
_______________________________________
*****Bu sayfalardaki yazıların tüm hakları yazara aittir. Sadece kaynak gösterilerek, yazar adı ve orijinal sayfanın aktif linki belirtilerek alıntı yapılabilir ve paylaşılabilir. Nalan Yılmaz adıyla tüm yazılar 'Creative Commons Attribution Noncommercial-No Derivative Works 3.0 Unported License' altında tescillidir. 
_______________________________________
Hiçlikte Bir An'ın yeni yazıları için buraya tıklayarak e-posta bültenine abone olabilirsiniz.



0 comments :
Yorum Gönder