18 Şubat 2026 Çarşamba

Hiçlikte Bir Resim: Nazmi Yılmaz - İstanbul'un Zamanı Aşan Manzarası

İstanbul Manzarası ve Kız Kulesi'ne Bakış: Boğaz'da Belirsiz Bir An

Babam Nazmi Yılmaz'ın (1944-2004) 1990'lara ait bu çalışması; İstanbul manzarasını -onda uyandırdığı duygularla-, akademik bir katılık yerine empresyonist -izlenimci-  ve ekspresyonist -dışavurumcu- bir tarzla ele alıyor. Bir manzara resminden çok şehrin karmaşıklığının tek bir güzel an'a sığdığına tanık oluyoruz. Yani: zamanı aşan bir şehrin, hiçlikte donup kalmış o tek anına. 
Çizgiler Ve Renk Kullanımı:

Çizgiler: Keskin ve net hatlar yerine, dalgalı ve parçalı çizgiler tercih edilmiş. Bu,  bir Flaneur'ün sokaklarda yürürken yakaladığı o akışkan görüntüyü anımsatıyor. Hiçbir şey sabit değil; rüzgar esiyor, deniz çalkalanıyor. Dinamik çizgiler bu eserde bir sınır çizmekten çok, bir ritim oluşturuyor:

Kız Kulesi'nin hatlarına baktığımızda çizgilerin tek bir hamlede çekilmediğini, kısa, seri ve hırçın darbelerle oluşturulduğunu görüyoruz. Bu kesintili konturlar yapıya titrek bir yansıma hissi katıyor.

Arka plandaki minarelerin dikey, kararlı çizgileri ile denizin, martıların ve bulutların yatay, dalgalı çizgileri arasında sessiz bir gerilim var. Bu dikey çizgiler, belirsizliğin içindeki tek "sabit" unsurlar gibi duruyor.

Renkler: Mavinin soğuk tonları ile Kız Kulesi'nin çatısındaki kırmızının yarattığı kontrast, kompozisyonun odak noktasını anında belirliyor. Gökyüzündeki gri-mavi lekeler, İstanbul’un o meşhur kurşuni havasını ustalıkla yansıtıyor.

Resimdeki renk kullanımı, klasik bir manzara resmindeki betimleme amacından ziyade, psikolojik bir atmosfer yaratmaya odaklı. Suluboya kullanımı son derece serbest. Renkler belirli bir alanla sınırlanmamış; gökyüzündeki mavi, denizdeki ve arka plandaki yapıların olduğu yerdeki gri ile bütünleşiyor. Bu, sanat tarihinde non-finito estetiğini anımsatıyor. İzleyiciye, zihninde tamamlaması gereken bir alan bırakıyor. 

Tüm kompozisyon soğuk tonlarla -mavi, kurşuni gri, lekeli beyaz- boyanmışken, Kız Kulesi’nin çatısındaki o küçük kiremit kırmızısı ve gövdesindeki açık toprak tonu, resmi ayakta tutan yaşam belirtisi olarak sıcak-soğuk kontrası oluşturuyor. Bu, Turner'ın deniz resimlerinde kullandığı, fırtınanın ortasındaki o küçücük parlak ışık noktasına benzer bir odaklanma sağlıyor.

Ressam -yani babam :)- karışık teknik uygulayarak pastel boyanın dokulu yapısını suluboyanın şeffaflığıyla birleştirmiş. Renklerin saf halleriyle değil de, kömür karasıyla birbirine yedirilerek kullanılması, şehre  yaşanmışlık havası da veriyor. İstanbul'la ilgili duygularını lekelerin arasına gizliyor.

Mekan ve Derinlik: Tarihi Yarımada’nın Hayaleti

Ön plandaki Kız Kulesi, tüm yalnızlığıyla izleyiciyi karşılarken; arka planda silüetleşen Ayasofya ve minareler, şehrin binlerce yıllık katmanlarını temsil ediyor. Arka planın bir hayalet gibi belirsiz bırakılması şehrin orada, ama bir o kadar da uzakta ve ulaşılmaz olduğunu hissettiriyor.

Duygusal Atmosfer: Hiçlikte Bir An

Bu resim, sabahın ilk ışıklarında veya akşamüstü sessizliğinde çekilmiş bir zihinsel fotoğraf gibi. Sanatçı, detaylara boğulmak yerine duyguyu ön plana çıkarmış. Sağ taraftaki kuş figürleri, statik duran kulenin aksine yaşamın devam ettiğini de gösteriyor. 

"Gözlerimi kapadığımda gördüğüm İstanbul bu; çizgilerin birbirine karıştığı, tarihi dokuyu da vurgulayan ve her şeyin o sonsuz boşlukta tek bir ana sığdığı yer."

Bu üslup, sanat tarihinde birkaç önemli sanatçıyla da güçlü bağlar kuruyor:

J.M.W. Turner ve Atmosferik Çözülme: Özellikle gökyüzü ve denizin birbirine karıştığı o puslu yapı, Turner'ın geç dönem eserlerini anımsatıyor. Objeler formlarını kaybedip ışığa ve renge dönüşmek üzereyken yakalanmış gibidir.

Oskar Kokoschka ve Ekspresyonist Şehirler: Kokoschka’nın şehir panoramalarındaki hırçın, sinirli fırça darbelerini ve perspektifi hafifçe büken tavrını burada da görüyoruz. Resim bize "Burası İstanbul'dur" demekten ziyade, "İstanbul bana böyle hissettiriyor" diyor


Abidin Dino'nun Çizgisel Hızı: Dino’nun denizleri betimlediği seri, akışkan ve anlık duygu aktaran çizgileriyle bu resim arasında bir yakınlık var. Her ikisi de az şeyle çok şey anlatma derdinde.
Hoca Ali Rıza'nın Lekeciliği: Eğer Hoca Ali Rıza, empresyonizmi biraz daha dışavurumcu bir yerden yorumlasaydı, Kız Kulesi'ni muhtemelen bu hüzünlü yalnızlıkta resmederdi.


Resim bütününde melankolik bir bir izlenim bırakıyor. Bu duygunun birkaç nedeni var:

1. Eterik Bir Belirsizlik (Formun Dağılışı)

Resimde nesneler -kule, camiler, deniz- net sınırlarla ayrılmıyor. Siyah pastel dokusu, suluboyanın şeffaflığıyla birleşince her şey bir oluş veya yok oluş aşamasında gibi duruyor. Sanat tarihinde bu, bir şeyin ellerimizden kayıp gitmesi hissini, yani melankolinin en saf halini temsil eder. Nesnelerin bu denli belirsiz olması, zihnimizde hiçlik kavramını çağrıştırıyor.

2. Renklerin Yalnızlık Dengesi

Resmin geneline hakim olan soğuk gri mavi tonları, izleyiciyi bir içe dönüşe zorluyor. Ancak asıl melankolik etki, Kız Kulesi’ndeki tek başına duran kiremit kırmızısı. O kırmızı, devasa griliğin ve boşluğun ortasında tutunmaya çalışan son sıcaklık, son yaşam belirtisi gibi görünüyor Kalabalık bir şehrin içinde hissedilen  tek başınalığı simgeliyor.

3. Çizgilerin Huzursuz Ritmi

Resim sanki bir manzaranın sakinliğini yerine bir ruh halinin dışavurumunu göstermeyi amaçlamış. Çizgiler sakin ve akıcı değil; aksine kısa, kesik ve hırçın -ekspresyonist bir tavırla- Gökyüzündeki koyu leke bulutları, bir düşünce bulutu gibi şehrin üzerine çökmüş. Bu huzursuz çizgi yapısı, sanatçının o anki duygu durumunu doğrudan kağıda geçiriyor.

4. Zamanın Askıda Kalışı

Resim bize bir öğle sıcağını ya da net bir geceyi anlatmıyor. Zamanın tam olarak ne olduğu belli değil; sanki her şeyin durduğu, sessizliğin içindeki ara an. Melankoli, zaten tam olarak o hiçlik anlarında yani geçmişle gelecek arasındaki o boşlukta ortaya çıkar.

5. Tarihsel Silüetin Hayaleti

Arka plandaki tarihi yarımada, bir şehrin belirsiz görünümünden çok bir hafıza kaydı. Oradalar ama aslında birer hayalet gibiler. Bir flaneuse olarak sokaklarında yürüdüğüm bu şehrin binlerce yıllık yükünü, sanatçı burada belirsiz lekelerin içine gizlemiş. Bu geçicilik -wabi sabi ya da mono no aware- hissi, resmin melankolik ruhunu tamamlıyor.

Bu resim her gün görebileceğim bir yerde duruyor. O renklerin ve çizgilerin ardına bakmak; hem babamın hem benim doğup büyüdüğümüz, sokaklarını adımladığımız bu kadim kentin tarihine, doğasına, manzarasına ve hüznüne ortak olduğumuz duyguların tamamı gibi. Yandaki  İstanbul'u dinlediği resmindeki baskın figürün aksine, bu resim figürsüz; sadece manzara içinde yapılar ve boşluk var. Ancak her iki resmin birleştiği ortak nokta; hiçliğin içinden süzülen o eşsiz An'ı yakalamaları.   

***** Bu sayfalardaki yazıların tüm hakları yazara aittir. Sadece kaynak gösterilerek, yazar adı ve orijinal sayfanın aktif linki belirtilerek alıntı yapılabilir ve paylaşılabilir. Nalan Yılmaz adıyla tüm yazılar 'Creative Commons Attribution Noncommercial-No Derivative Works 3.0 Unported License' altında tescillidir.es

0 comments :

Yorum Gönder