14 Kasım 2009 Cumartesi

Sonbahar'ın En Hüzünlü ve Romantik Ayı: Kasım

Güzden kışa geçiş. Sonbaharın tam kendini gösterdiği ay. Yağmur. Ağaçlardaki sayısız tonlarda yeşil, sarı, turuncu, kırmızı, toprak renklerindeki yaprakların gösterişle sahneye çıkışları ve sona doğru giderken zarif dansları. Bir şeyleri hatırlatan simgeleyen yapraklar döküldüklerinde oluşturdukları o görüntü, aralarında dolaşırken çıkardıkları hışırtı, keyfine varılacak anlar. Belki uzun süredir görülmemiş birisiyle bir kahve içmek, derin konular veya geçen zaman ve kişisel hayatlar üzerine konuşmak. Belki kabullenmişlik dünyada yaşayan her insanın zamana yenik düşmesini. Anın geçip giderken ya da öyle sanılırken bıraktığı o buruk tortunun ve tatlı hüznün hissettirdiğine yoğunlaşmak. Güncel, ülkesel ve evrensel sorunlardan, çevrelendiğimiz toplumun ve içindeki insanların bilincimizi bulandırmasından uzaklaşmak. Önemsiz şeylere takılıp kalmamak. Gülmek. Kasım mı bunları hatırlatan? Bir şarkı vardı November Rain Guns and Roses. O günlerde dinlerdim. Sanki uzak bir tarih. 'Autumn in New york' kasım ayında geçen bir aşk hikayesi miydi? 'Sweet November' kesin öyleydi. Romantik komediler :), izleyesim yok tabi. Bu aralar Flashforward favorim. Kuantum fiziğiyle ilgili kitapları ilk 15 yıl önce okumuştum. Bu dizi de kuantum fiziğine göndermeler var.

8 Kasım 2009 Pazar

Bilim ve Sanat Koruyucuları: Mesenler - 2

Avrupa’daki Ortaçağ ile Doğu’daki farklıdır. Avrupa’da bu dönemde sanat kilisenin ve dinin egemenliğindeyken Doğu sanatı, bilimi ve düşünce dünyası çok çeşitli, daha özgür ve üretkendir. Mesenler genellikle hükümdar veya yönetim çevresindendir. 1300’lü yılların başında Reşidettin tarihi metinlerden oluşan kitaplar yazdırıp resimlettirir ve dönemin hükümdarlarına gönderir. Özellikle 15. yüzyılda Bağdat, Tebriz, Herat, Şiraz, Semerkant gibi Doğu kentlerinde sanat ve zanaat işlerinin yapıldığı atölyeler bulunur. Şiraz’da Timur’un torunu İskender Sultan himayesinde çalışan sanatçılar ve astronomi ile ilgilenenler daha sonra Herat’a giderler. Herat atölyeleri 1418’lerden 1507’ye kadar süren hareketli bir sanat ortamı oluşturur. Kendisi de şiirler yazan Timurlu Hüseyin Baykara birçok nakkaş, şair ve düşünürü koruyan bir hükümdardır. 1433’den önce Gıyaseddin Baysungur Herat’ta nakkaşhane denilen atölye, işlik ve kütüphane yaptırır. Burada bir arada çalışan sanatçılar tarafından el yazma kitaplar hazırlanır, mimari ve köşk tasarımları yapılır.

Tekrar Avrupa’ya dönersek; Michelangelo Floransa’da kaldığı yıllarda Lorenzo Medici tarafından dört yıl boyunca teşvik edilir ve Medici Sarayı’nda yaşar. Onun kurduğu San Maria Sarayı bahçesindeki heykel okuluna gider. Medici’lerin anıtsal ve yalın antik heykel birikiminden yararlanır. Sonraki yıllarda aile için anıtsal eserler, Kitaplık, Medici Şapeli ve Mezarlığı meydana getiren bu inanılmaz yetenek Mediciler’den sonraki çöküntü içindeki İtalya’nın durumundan etkilenir. 16. yüzyılda Roma’da Papa mesendir. Michelangelo, Raffaello ve Tiziano Papaların verdiği siparişler sonucu önemli işler ortaya çıkarırlar. Raffaello Vatikan’da 'Raffaello Odalarını' Medici korumasındayken resimler. Michelangelo sanatçıların patrona bağımlılığını kırarak öngörüldüğü gibi değil kendi yeteneği ve tarzı doğrultusunda hareket eder ve bağımsız bir tutum da sergiler. Yeteneğine hayranlık duyulan ama uzlaşmayan kişiliği yüzünden korkulan biridir.

6 Kasım 2009 Cuma

Bilim ve Sanat Koruyucuları: Mesenler - 1

Bilim ve sanat koruyuculuğu anlamına gelen mesenlik çağlar boyunca varlığını sürdürür. Ülkelerin, toplumların ilerlemesinde büyük rol oynayan sanat, kültür, bilim gibi yüksek değerler dini, resmi ya da özel kurumlar, burjuva, tüccarlar ve üst düzey yöneticiler tarafından sağlanan imkânlarla gelişme gösterir. Sanat önceki yüzyıllarda zenginlikle bağlantılıdır. Her kesimin ulaşabileceği bir şey değildir. Bu da onu prestijli bir duruma getirir. Mesenler sanatı önemsedikleri için mi yoksa saygınlık edinmek için mi desteklerler? Sanat nesnelerine sahip olmanın ve onları üretenleri korumanın belli bir saygınlık ve hayranlık uyandırdığı doğrudur. İhtişamı artırırken gücü ve zenginliği de ifade edebilir. Sosyal, politik ve toplumsal nedenlere dayanabilir. Yine de daha çok sanatsever ve yeniliklere açık fikirli aydın kişilerin yapılan yardımdan karşılık beklemeleri yerine hayırseverliği olarak görmek mümkündür.

28 Ekim 2009 Çarşamba

Hiçlikte Bir An

Sessizlik seslerin arasındaki boşluklarsa onu fark edebilmek de ayrıcalık. Sessiz olan tüm seslerden, kargaşadan, patırtıdan uzak anlamını ve varlığını mütevazilikle iddiasız bir şekilde içinde taşır. Ses ve konuşmalar sessizliğin değerini artırır. Sessizlik istiridyenin içinde saklı inci gibidir. Evrende sessizlik var mı? Zaman, mekan kavramından soyutlanmış evrensel bir şey salt sessizlikte olsa kendi sesine sahiptir

Hayat kısa diye ne kadar çok deneyim yaşanırsa o kadar iyi midir? Her şey çok hızlı mı olmalıdır hayatta? Yavaşlık ve sakinlik uyuşukluk değildir. Sadece doğal bir akış vardır ve o da hızla yönünü bulmaz. Kadercilik ya da oluruna bırakma değil bu. Eğer her şey çok hızlıysa biraz yavaşlık ve sükunet eğer çok yavaşsa biraz daha devinim ve ivme gerekir. Zıtlıklar bazen birbirine yaklaşabilmeli ki denge sağlanabilsin. Kutuplar arasında gidip gelebilmeli. Sadece bir tarafta kalınca eksik olur.

Yaşam sorgulamaz sadece olduğu gibidir, öyle kalır. Herkes farklı değerlendirir...

12 Ekim 2009 Pazartesi

Flâneur ve Aylaklık

Flâneur için aylaklıkla kazanılan çalışarak kazanılandan çok daha değerlidir. Breton’un ‘İnsan çalışmak zorundaysa hayatta kalmak neye yarar’ (6) sözü flâneur’a yakınlığını gösterir. Flâneur işsiz gezen biri olarak işbölümü ve uzmanlığı umursamaz. İnsanların iş peşinde koşturmalarını anlamsız bulur. “Yaşamın uğursuz zorunluluklarının çalışmayı zorla dayatıyor olmasına bir diyeceğim yok, evet de, buna inanmamın istenmesine, kendimin ya da başkalarının çalışmasının yüceltilmesine gelince, bu asla... Gece karanlığında yürüyüp de gündüz yürüyor sanmayı yeğliyorum. Çalışıp emek harcamanın hiçbir işe yaradığı yok. Herkesin yaşamının anlamını ortaya çıkarmasını bekleyebileceği olay, belki henüz rastlamadığım ancak peşi sıra giderken kendimi aradığım olay emek pahasına sağlanan bir şey değildir” (7)...

Breton Nadja’da ‘çalışmaya mahkum insana çalışmadan yakasını sıyıramadığı için acıdığını’ belirtir. Oblomov da hiçbir zaman işe giremeyen işsizlikten zevk almak istese de ve avutucu şeyler bulsa da sıkıntıdan kurtulamayan biridir. Tembel gibi işten kaçıp işsizlikte mutluluk bulmaz. Oblomov için yüz parçaya bölünmeden ruh ve vücut güçlerini belirsiz şeylerde harcamamak mutluluktur. Yazmayı boşuna kafa ve ruhu harcayıp, hayalleri, düşünceleri satmak olarak görür. Tıpkı Yusuf Atılgan’ın ‘aylak adam’ının ifade ettiği gibi; “İş avutur derdi babası. O böyle avuntu istemiyordu. Bir örnek yazılar yazmak, bir örnek dersler vermek, bir örnek çekiç sallamaktı onların iş dedikleri. Kornasını ötekilerden farklı öttüren bir şoför, çekicini başka ahenkle sallayan bir demirci bile ikinci gün kendi kendini tekrar ediyordu. Yaşamın amacı alışkanlıktı, rahatlıktı. Çoğunluk çabadan yenilikten korkuyordu. Ne kolaydı onlara uymak” (8). "Aylak olmak dünyanın en zor işiydi" (9). “Biri çıkıp yazsa. Ben? Yapamam, yaşamak varken. Ben ya ararım ya da yaşarım” (10)
...

Tamamı
Melankolik Aylak adlı yazımda.
_______________________________________

*****Bu sayfalardaki yazıların tüm hakları yazara aittir. Sadece kaynak gösterilerek, yazar adı ve orijinal sayfanın aktif linki belirtilerek alıntı yapılabilir ve paylaşılabilir. Nalan Yılmaz adıyla tüm yazılar 'Creative Commons Attribution Noncommercial-No Derivative Works 3.0 Unported License' altında tescillidir. 
_______________________________________

Hiçlikte Bir An'ın yeni yazıları için buraya tıklayarak e-posta bültenine abone olabilirsiniz.

10 Ekim 2009 Cumartesi

Yalıtım - Soyutlanma

Yalnızlık insanın yakasını bırakmaz ve kendisiyle yaşatır. Bazen ondan kurtulmak istenir, bazen de ona sığınmak. Ne onunla ne de onsuz yapılır. Yalnızlık hissetmemek için uğraşlar edinilmeye çalışılır. Yalnızlık unutulmak istenir. Uzak durulması ve çağrılmaması gereken kötü bir cin gibidir. Mutsuzluk getireceğine inanılır. Ama o unutulamaz. Mutlaka bir aralık bulup ortaya çıkacaktır. Anlaşılmayı sonuna kadar yaşanılmayı isteyecektir. Çünkü yalnızlığı ve soyutlanmayı bilmeyen kendini de bilemeyecek korkularıyla yüzleşemeyecektir.


İnsan garip bir yolcudur. Nereden gelip nereye gittiğini bilmeden suskun, cevap vermeden geçip gider yolunda yalnız başına. Gördüklerini ve yaşadıklarını yüzünde taşır...

3 Ekim 2009 Cumartesi

Gerçeğin Sınırında ve Ötesinde Bulanıklaşan Düşünceler


Nesne; fazlalıklarından kurtulduğunda gösterir kendi gerçeğini. İşte o zaman ona yeniden bakmak gerekir daha önce binlerce kez bakılmış olsa da. Görebileni şaşırtır şeffaflığı ve sadeliğindeki yüceliği.

Sadelik ve teklikteki gizem sonsuzdur. Kaos ve kargaşa ise zihni yorar, karışıklığa neden olur. Bu da asıldan, öz olandan uzaklaştırır.


Bulanıklıklar, netleşmeyen belirsiz dünyalar, gözlerde huzursuzluk yerleşmişken ümitler kaybolur ardında çaresizliği bırakarak. Gerçek ve düş birbirinin içine geçer ve ayırmak zorlaşır.


Gerçek bazen tam olarak kendini ortaya koymaz. Gerçek sanılan görünüş aldatıcı olabilir. Sert bir kaya ya da duvar arkasında korunmasız olanı barındırır. Duvar veya kaya savunmaya yönelik bir kalkandır ve güçsüz bir varlığı saklar.


Müziğin içindeki renkler, renklerin içindeki notalar, tonların uyumu duyguların ötesine götürür...

28 Eylül 2009 Pazartesi

Baş Aşağı Figürleriyle Georg Baselitz

1938 yılında Deutschbaselitz’de doğan Hans-Georg Kern, 14-15 yaşlarında bazıları fütüristik tarzda olan portreler, manzaralar, natürmort ve dini konulu resimler yapar. Doğu ve Batı Berlin Akademilerinde öğrenim görürken Dadaistleri, Sürrealistleri ve diğer Avrupalı modern sanatçıları inceler. 16. yüzyıl Alman ahşap baskılarından ve Afrika heykelinden, Wassily Kandinsky’nin ve Kazimir Malevich’in teorilerinden, Friedrich Nietzsche, Charles Baudelaire, Comte de Lautréamont ve Antonin Artaud’un yazılarından etkilenir. Nazi mirasından dolayı yaralı Alman ressamlar geleneğine bağlı olan ve doğduğu kente atıfta bulunarak adını Georg Baselitz olarak değiştiren sanatçı 1961 ve 1962’de Pandämonium manifestosunu yayınlar. 1962’de evlenir ve akademik çalışmalarını tamamlar.


20. yüzyılın en önemli gravür ustalarından biri olan Baselitz, 1963 yılında Batı Berlin’de Werner ve Katz galerisinde sert karışık imgeli resimlerini sergiler. Bölünmüş bir kent olan ve kültürel öncülüğünü yeniden kazanarak Alman sanat merkezlerinin en önemlilerinden biri haline gelen Berlin’deki bu ilk kişisel sergisinde, sembolik olarak vücut bölümleri ve cinsel görüntüler içeren resimleri skandal yaratır ve polis tarafından kaldırılıp el konulur. İki yıl sonra geri alır. Almanya’ya özgü bir sanat yapmak istediği için ne toplumcu gerçekçiliği ne de lirik soyutlamayı benimser. 1950’lerin sonu ve 60’ların başında soyut sanatın karşısında durur ve onun yerine kökleri Art Brut’e ve zihinsel hastalıkları ele alan psikotik sanata dayanan kişisel, ifadeci figüratif sanatı getirmeyi amaçlar. “Bir fikir ile başlarım ama çalışırken resim kendisi ilerler. O zaman fikir ve kendiliğinden ilerleme arasında bir mücadele oluyor ve resim kendisi için savaşıyor.” Asi adlı resminde kendisini alışılmadık biçimde, kaba elli ve hantal vücutlu romantik bir anarşist ve anti kahraman gibi gösteren sanatçı 1965’de bir yıl boyunca Floransa’da kalır ve 1966’da Berlin’deki bir sergisi için ‘Büyük Arkadaşlar’ adlı manifestosunu yayınlar.

25 Eylül 2009 Cuma

Dolmabahçe Sarayı Cephe Süslemeleri

Sarayın ana yapısı üç bölümden oluşur; Mabeyn-i Hümayun, Muayede Salonu ve Harem-i Hümayun. Planda birbirinden ayrı olan bu üç bölüm cephe düzenlemeleriyle bütünleşmişlerdir. Bütün sarayda olduğu gibi bu cephelerde de 19. yüzyılın eklektisizm akımının özellikleri görülür. Rönesans, Barok, Neo-klasik akımların özellikleri birlikte ele alınmıştır.

Dolmabahçe Sarayı, Mabeyn-i Hümayun

23 Eylül 2009 Çarşamba

Dolmabahçe Sarayı Kapı Süslemeleri

Sarayın dışı ve cephesi Marmara mermerinden yapılmıştır. Abdülmecit Avrupa sarayları gibi bir saray istediğinden mimarı bu yapıları görmüş olanlardan seçmiştir. Plan olarak Batı sarayları örnek alınmamış olsa da, dış ve iç dekorasyonda Batı üslupları kullanılmıştır. Fransız yazar Teopile Gautier 1854 yılında Dolmabahçe'nin inşası sırasında İstanbul'u ziyaret eder. Bitmemiş olan sarayı gezer ve daha sonra sarayın hangi stile uygun olduğunu söylemenin güç olduğunu yazar. "Ne Yunan, ne Roma, ne Rönesans, ne Arap, ne de Türk. Anıtsal cephesi daha çok İspanyol tarzındadır. Fransızca konuşan mimar 14. Louis stilinde döşenmiş sarayı gezdirdi. Versailles Sarayı'nın gösterişinin burada örnek alındığı bellidir" (1). Cephe düzenlemesinde tek bir üsluptan söz edilemeyeceği doğrudur. Rönesans, ampir, barok, rokoko, neo-klasik gibi tarzların ve antik öğelerin bir arada kullanıldığı eklektik bir yapıdır.
 

20 Eylül 2009 Pazar

Eklektik Tarzıyla Dolmabahçe Sarayı

Sırasıyla Bursa, Edirne ve İstanbul Osmanlı İmparatorluğu'nun başkentleri olmuştur. İlk Osmanlı sarayı Bursa'da yaptırılır ancak Timur ordularının ateşe vermesi sonucu yanar. Edirne'de I. Murat zamanında Eski, II. Murat zamanında Yeni Saray inşa ettirilir. Sarayın etrafında köşkler ve kasırlar yer alır. Bu saray da günümüze ulaşamaz. Fatih Sultan Mehmet zamanında İstanbul'da yaptırılan ilk saray da bugün mevcut değildir. Fatih döneminde Sarayburnu'nda Topkapı Sarayı'nın ilk ve bazı bölümleri oluşturulur. Kasırlar, köşkler, camiler, mutfaklar, çeşmeler, harem dairesi gibi 19. yüzyıl sonlarına kadar yapılan ilaveler sonucu saray bugünkü durumunu alır. Avlulardan birindeki Çinili Köşk Fatih dönemindendir ve Selçuklu geleneğini yansıtan çinilerle kaplıdır. Abdülmecit ve Abdülaziz dönemlerinde Batı'daki örneklerine göre yeni saraylar inşa ettirilir... 

Dolmabahçe Sarayı

13 Eylül 2009 Pazar

Myrelaion Manastır Kilisesi'nden Bodrum Cami'ne

İstanbul'un Bizans döneminden kalan pek çok kilisesinden biri olan Bodrum Cami, döneminde Myrelaion olarak isimlendirilmişti. Şehri ziyaret eden Gyllius'a göre Vlanga'nın bahçelerinin kuzeydoğusunda yükselen tepe, eski Thedosius limanı alanı Myrelaion olarak biliniyordu. Myrelaion şehir tarafında ve Marmara denizi yönüne doğru yer alıyordu. Bölgede inceleme yapmış olan Millingen buradaki evin Constantine Copronymus (740-775) için yapıldığını ve 8. yüzyıldan önce de mevcut bulunduğunu belirtir. İmparator 1. Romanus Lecapenus 920-922 yılları arasında binayı restore ettirir ve yeni sarayın yanına başkentteki Yunan Haçı planının en erken örneklerinden biri olan manastır kiliseyi kurdurur. Alt katta Romanus'un karısı, oğlu, kızı ve kendisi gömülüdür... 

Myrelaion Manastır Kilisesi'nden Bodrum Cami'ne

II. Bayezıd döneminde (1481-1512) camiye dönüştürülen Myrelaion 1784 ve 1912 yangınlarında zarar görür. 1930'lu yıllardan itibaren kazı ve araştırmalar yapılır. 1964-65 yıllarında İstanbul Arkeoloji müzesi tarafından restore edilir. Restorasyon sırasında yapının taş işi büyük ölçüde değişir ve yeni beton tuğlalarla kaplanır. Testere dişli bölümler ortadan kalkar. Myrelaion Manastır Kilisesi hakkındaki arkeolojik rapor eksiktir ve düzgün değildir. Van Milligen ve Ebersolt'un incelemeleri binanın cami olarak kullanıldığı zamana aittir. Talbot Rice kazılar sonucu üstteki kilisenin 11. yüzyıla, alttakinin ise 7. yüzyıla ait olduğunu bildirir. 1965 yılında Striker kazı sırasında alt ve üst kattaki kiliselerin taş işçiliğinin farklılığına rağmen kesinlikle çağdaş olduklarını saptar. Çanak çömlek buluntuları Striker’i haklı çıkarır. Striker bundan başka, alt kattaki kilisenin işlevinin dini olmadığını ispatlar. Binayı saray seviyesine kaldırma gibi bir görevi vardır. Yüzey çalışmaları bu alanın, Paleologlar devrine kadar kullanılmamış olarak ayakta olduğunu gösterir. Paleologlar devri 4. Haçlı seferi yangınından sonra tamirler zamanıdır. Bu devirde pencereler, baş apsis, kuzey ve güney haç kolları yeniden gözden geçirilir. 

Myrelaion zamanında önemlidir. Güzel bir şekilde dekore edilmiştir. Zengin mozaikleri, mermer dış kaplama duvarları ve tonozları destekleyici mermer sütunları vardır. Tüm bu dekoratif öğeler kaybolur ama orijinal inceliğini koruyan tonozlar bugüne kadar gelir. En son 1980'li yıllarda yeniden restore edilip cami olarak ibadete açılır.

Myrelaion Manastır Kilisesi'nden Bodrum Cami'ne

Laleli’de binalar arasında sıkışıp kalmış durumdaki yapı, bugün Bodrum Mesih Paşa olarak anılır. Dikdörtgen bir alanı kaplayan küçük, kapalı yunan haçı planında bir kilisenin altında Roma’dan kalma merkezi planlı bir sarnıcı vardır. Caminin ön kısmına eklenen camekanlı bir bölüme giriş yandan sağlanır. Minare kapısı da buradadır. İçeri girince esas kilise planında yer alan nartekse geçilir. Üçlü bir bölümlenmenin olduğu bu kısımdan iki paye üzerinde yükselen üç kemer açıklıkla naosa girilir. Narteksin daha geniş tutulmuş orta bölümü kubbemsi tonozla, iki yan bölümde çapraz tonozla örtülüdür. Haç planın algılandığı kısımda bir mekan içinde, dört serbest ayak üzerinde yuvarlak kemer ve pandantiflerle geçilen dilimli kubbe yer alır Dilimlerin her birinde sekiz pencere bulunur. Haç kolları ve köşelerde kalan kısımlar yuvarlak kemer üzerinde çapraz tonozludur. Doğudaki haç kolu ile apsis arasında çapraz tonozlu bemanın iki yanında, apsisin kuzey ve güneyindeki pastaforion odaları -din görevlilerinin eşyalarını koydukları yer- ve apsis üzerinde kubbemsi tonozlar görülür. Bemadan pastaforion odalarına kemerli açıklıktan geçilir. Doğudaki üçlü apsisin ortası daha büyüktür. Yanlar içerden küçük yarım yuvarlak nişler şeklindeyken dışardan üç kenarlıdır
.

Yapıyı kuzey, güney ve batı cephelerinde, dıştan ve içten algılanan duvar payeler sağlamlaştırır. Bu payeler içte dikdörtgen, dışta ise kare üzerine yarım silindir şeklini alırlar. Narteks kısmı iki yanda dışbükey olarak biçimlenmiştir ve bu kısımlarda üstte yarım daire pencere altta dikdörtgen şeklindedir. Haç kollarının en üstünde yarım daire içinde bir pencere, altında ortadaki daha büyük bir pencere yer alır. Haç kollarının yanları daha alçaktır ve burada da üstte yuvarlak olmak üzere iki pencere vardır. Dışardan, minareden bakıldığında örtü sisteminde yunan haçı planı ve kubbenin oturduğu dört ayak belirgindir. Kilise camiye çevrildiğinde, bir mihrap, ahşap bir minber ve dıştan da güneybatı köşesine kesme taştan bir minare eklenir. Kemer içlerine, kubbe ve tonozların ortasına da kalem işleri yapılır
.

Kaynaklar
:

1- Millingen, a. Van, Byzaantine Churches in Constantinople, Macmillan and Co. Ltd., London, 1912, s: 196
2- Matheus, Thomas F., The Byzantine Churches in İstanbul, The Pennsylvania State University Press, Pennsylvania, 1976, s: 209
3- Krautheimer, Richard, Early Christian and Byzantine Architecture, The Pelican History of Art, London, 1965
4- Mango, Cyril, Byzantine Architecture, Harry N. Abrams Incorporated, New York, 1976

Nalan Yılmaz, 10 Şubat 2003, Hürriyet, A
gora
_______________________________________

*****Bu sayfalardaki yazıların tüm hakları yazara aittir. Sadece kaynak gösterilerek, yazar adı ve orijinal sayfanın aktif linki belirtilerek alıntı yapılabilir ve paylaşılabilir. Nalan Yılmaz adıyla tüm yazılar 'Creative Commons Attribution Noncommercial-No Derivative Works 3.0 Unported License' altında tescillidir. 
_______________________________________

Hiçlikte Bir An'ın yeni yazıları için buraya tıklayarak e-posta bültenine abone olabilirsiniz.

2 Eylül 2009 Çarşamba

Piet Mondrian'ın Doğal ve Soyut Gerçekliği

20. yüzyıl başlarındaki pek çok öncü sanatçı gibi Hollandalı Piet Mondrian da (1872–1944) geleneksel sanat anlayışından kurtulup yeni sezgilerle, yeni amaçlarla yeni bir şeyler ortaya koymak gerekliliğine inanır. Biçimsel sorunlar üzerinde durarak görüntülerin ardındaki gerçekliğe ulaşmanın yollarını düşünür. Amsterdam Güzel Sanatlar Akademisi’ni bitiren sanatçı Hollanda’da kaldığı yıllarda doğacıdır. Natürmortlar, portreler, pastoral sahneler, manzaralar, akşam görünümleri resmeder.

15 Ağustos 2009 Cumartesi

A moment in Nothingness: Aphorisms

Everyone looks for someone who can listen and approve oneself. He or she stands aloof from people who says their opinions honestly because everybody wants to hear good words about own.

Spirits who strolls around the earths are free only.

There is not a thing that is called 'eternity' or 'end'. Even if there is both of them exterminate eachother with clash.

A person who could get away from images which reverberate from opinions and achievements of others can be reach own.


Pain is inside. It is burning and burner. Even it is turned to pain at the end there are beautiful times and moments which lives. Before finenesses end, they are filled to take to heart. When they get lost the insides of heart will pilot.

Nalan Yılmaz, 1998
_______________________________________

*****Bu sayfalardaki yazıların tüm hakları yazara aittir. Sadece kaynak gösterilerek, yazar adı ve orijinal sayfanın aktif linki belirtilerek alıntı yapılabilir ve paylaşılabilir. Nalan Yılmaz adıyla tüm yazılar 'Creative Commons Attribution Noncommercial-No Derivative Works 3.0 Unported License' altında tescillidir. 
_______________________________________

Hiçlikte Bir An'ın yeni yazıları için buraya tıklayarak e-posta bültenine abone olabilirsiniz.

12 Ağustos 2009 Çarşamba

Düşüncelerin Akışı

Gecelerce ay ışığında oynaşan dalgalarda ve denizin derinliklerinde geçmiş ve gelecek yaşamlardan, anlatılanlardan izler arardı. Yanına yalnızlığı alarak duyduğu seslere koşardı. Dalga seslerinde varlığını hissettiği denizlerin efendisinin gümüşlü sarayından hiddetli bakışlarıyla yüzeye çıkmasını beklerken tutunduğu dalgalı saçların tekrar derinlere çekmesini düşler ve rüyalar alemine girerek gerçekleri görürdü.

Öfkesi denizin öfkesine karışıyordu. Kumsala vuran hırçın dalgalarda, kopan fırtınalarda üşüyordu bir yaz akşamında. Zeus’un çakan şimşeğiyle arada bir aydınlanıyor, kuduran sessiz denizin içindeki fırtınayla birleşiyordu. Üç çatallı zıpkınıyla Poseidon’un ne zaman görüneceğini merak ediyordu. Öfkenin göklerden yağdığını ve insanların kaçıştığını görüyordu ama rüzgarın kesilip, şimşeğin çakmayacağından, dalgaların durulacağından ve Zeus’un sakinleşeceğinden ümitliydi. Yıldızların bir yanıp bir sönerek gökyüzünde yerlerini birer birer alacaklarından emindi o yaz akşamında...

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Hiçbir Şey Dünyamı Değiştirmeyecek

Arada bir acilen dinleme isteği uyandıran vazgeçemediğim, hiçliği hissettiren harika şarkı:


Albüm: Let It Be
Çıkış tarihi: 1970
Söz yazarları: Lennon/McCartney
 
The Beatles - Across The Universe
 
 Words are flowing out like endless rain into a paper cup,
They slither while they pass they slip away across the universe
Pools of sorrow, waves of joy are drifting through my opened mind,
Possessing and caressing me
Jai guru de va om
Nothing's gonna change my world
Nothing's gonna change my world
Nothing's gonna change my world
Nothing's gonna change my world

8 Ağustos 2009 Cumartesi

Bireysellik ve Topluma Uyum

İnsan kendi gibi birçok bireyden oluşan toplum içinde yaşar ama kalabalık içinde bir birey olduğunun farkında değildir. Bu, tarih içinde doğu toplumlarına özgü bir durum olarak gösterilir. Batı medeniyetinde birey bilinci Rönesans'la birlikte önem kazanmıştır. Ortaçağın kapalı ve kilise kurallarına göre hareket eden toplumları içinde sanat ve sanatçılar dini konular üzerine ve kiliseyle ilgiliydi. Kişiler ön plana çıkmazdı. 15. yüzyıldan itibaren kültürel ve sosyal ortamlarda birey kalabalıklardan sıyrıldı. Kendine, diğerlerine ve dünyaya bakıp yeni bir şeyler oluşturmak gerektiğinin farkına vardı**. Basmakalıp düşünce ve dogmalardan kurtulabilmenin yollarını aradı. Sanat ve bilim kilisenin baskısından çıkıp*** daha açık, evrensel ve dünyevi bir hal alıyordu. Kişide dünyadaki her şeyi araştırma ve düşüncesini ortaya koyma isteği belirdi. Yapılan işin yanında isimlerden de söz edilir oldu. Bütün bunlar o çağ için yenilikti, çok kolay kabullenilip benimsenen şeyler değildi. Her değişim gibi sancılı ve sıkıntılı bir dönem sonucu ortaya çıkmıştı...

6 Ağustos 2009 Perşembe

Melancholy Man



by The Moody Blues
_______________________________________

*****Bu sayfalardaki yazıların tüm hakları yazara aittir. Sadece kaynak gösterilerek, yazar adı ve orijinal sayfanın aktif linki belirtilerek alıntı yapılabilir ve paylaşılabilir. Nalan Yılmaz adıyla tüm yazılar 'Creative Commons Attribution Noncommercial-No Derivative Works 3.0 Unported License' altında tescillidir. 
_______________________________________

Hiçlikte Bir An'ın yeni yazıları için buraya tıklayarak e-posta bültenine abone olabilirsiniz.

1 Ağustos 2009 Cumartesi

Melankolik Kadın

Melankoli

Beni en güzel günümde / Sebepsiz bir keder alır / Bütün ömrümün beynimde / Acı bir tortusu kalır / Anlayamam kederimi / Bir ateş yakar tenimi / İçim dar bulur yerini / Gönlüm dağlarda dolanır / Ne bir dost, ne bir sevgili / Dünyadan uzak bir deli / Beni sarar melankoli / Beni sarar melankoli / Ne kış ne yazı isterim / Ne bir dost yüzü isterim / Hafif bir sızı isterim / Ağrılar, sancılar gelir/ Yanıma düşer kollarım / Görünmez olur yollarım / En sevgili emellerim / Önüme ölü serilir / Ne bir dost, ne bir sevgili / Dünyadan uzak bir deli / Beni sarar melankoli / Beni sarar melankoli

Söz: Sabahattin Ali  Müzik: Ali Kocatepe


_______________________________________

*****Bu sayfalardaki yazıların tüm hakları yazara aittir. Sadece kaynak gösterilerek, yazar adı ve orijinal sayfanın aktif linki belirtilerek alıntı yapılabilir ve paylaşılabilir. Nalan Yılmaz adıyla tüm yazılar 'Creative Commons Attribution Noncommercial-No Derivative Works 3.0 Unported License' altında tescillidir. 
_______________________________________

Hiçlikte Bir An'ın yeni yazıları için buraya tıklayarak e-posta bültenine abone olabilirsiniz.

27 Temmuz 2009 Pazartesi

Batı Resminin Özelliklerinin Osmanlı'ya Girişi

Osmanlı İmparatorluğunun Batı’ya açıldığı, Avrupa ülkeleri ile siyasal ve ekonomik ilişkiler içinde olduğu 18. yüzyılda Batı resminin özellikleri de Osmanlı’da uygulanmaya başlamıştı. Lale Devri ile birlikte saraya pek çok Batı eşyası giriyordu. 18. yüzyılda Levni’nin ve Buhari’nin minyatürlerinde yeni biçim ve tekniklerin yanı sıra yeni konulara da yer veriliyordu. Portreler, tek yaprak halinde kıyafet resimleri, çiçekler ve meyveler görülüyordu. Üçüncü boyut arayışları, düzlemlerin ayrılması, manzaraların, doğa kesitlerinin gerçekçi renkleri, gölgelemeler belirgin özellikler. Figürlü minyatürlerde ışık-gölge uygulamaları, hacimli Batı örneklerine uygunluk gösteriyordu. Bu dönem manzaralarında da ışık-gölge ve perspektife dikkat edilmişti. Yüzyılın sonlarında minyatür azalmış ve 19. yüzyıl başlarında son örneklerini vermişti.
 
"Minyatür ve duvar resminde batı kökenli denemeler tıpkı Batı resminde olduğu gibi özellikle görsel gerçeğin bilimsel yöntemlerle yorumlanması üzerinde yoğunlaşır. 16. yüzyıldan öteye Batı resminde görsel,gerçek veya üç boyutlu konuyu iki boyutlu tuval üzerinde verme çabası hep perspektif kuralları aracılığıyla uygulanmaya çalışılmıştı. Doğuya bakıldığında betimlemelere kavramsal düzeyde yaklaşıldığı yüzyıllar boyu düşsel bir yerin biçimlendirildiği görülür. Osmanlı sanatçısı Doğu resim anlayışından Batı’nınkine geçerken bir takım aşamalar da geçirmişti. Batı resminin kendine özgü olan derinlik, uzaklık, gölgeleme, tonlama, kütle, hareket gibi nitelikleri Osmanlıda birbirinden bağımsız olarak uygulanmış ancak 19. yüzyılın ikinci yarısında Batı resminin kuralları tümüyle ele alınmış ve tuval üzerine yağlıboya tekniğinde tablolar yapılmıştı” (1).

24 Temmuz 2009 Cuma

Anadolu Selçuklu’da Çini Teknikleri

Uygurlara kadar uzanan Türk çini sanatı Anadolu’da Selçuklular döneminde önemli bir gelişme gösterir. Uygurlarda yer döşemesi olarak kullanılan çiniye, Karahanlılar ve Gaznelilere ait yapılarda da rastlanır. 13. yüzyıldan itibaren mimaride her türlü yapının iç ve dış yüzeylerine kaplanan çini Anadolu’ya Büyük Selçuklu’dan geçmiştir. Anadolu çinilerinde Büyük Selçuklu sanatında görülen motiflere yer verilmekle birlikte yeni desen, renk ve tekniklerde uygulanır. Çini erken dönemlerde cami, mescit ve mezar anıtı gibi dini yapılarda görülürken daha sonraları medrese, köşk ve saraylarda da en önemli süsleme öğelerinden biri haline gelir.

Dini yapılarda mor, yeşil, firuze, lacivert renkli sırlanmış çini parçalarının alçı zemin üzerinde bir araya getirildiği Mozaik Çini Tekniği ve sırlı tuğla göze çarpar. İslam inancında ibadet edilen yerlerde insan ve hayvan figürünün bulunması yasak olduğundan genellikle geometrik desenler, yıldızlı geçmeler, rumi ve palmet gibi soyut bitkisel motifli kıvrık dallar ve iri kufî ve sülüs yazı süslemeleri uygulanıyor. Bu teknikle yapılmış çinilerin örneklerine Kayseri Kölük Camisi’nde, Divriği Kale Camisi’nde, iyi korunmuş olarak Malatya Ulu Cami’nde (1224), Sivas’taki İzzettin Keykavus Şifahane ve Türbesinde (1217) rastlamak mümkündür. 1251 tarihli Konya Karatay Medresesi çini, mozaik çini ve kabartma tekniğinde zengin renklere sahip çinileriyle önemlidir. Duvarları, kubbesi ve tonozları çini ile kaplanmış medrese Selçuklu çini sanatının en muhteşem örneği olmuştur...

21 Temmuz 2009 Salı

Selçuklu Dönemi Konya Türbeleri

Selçuklu Devletinin başkenti olan Konya Selçuklu mimari özelliklerini gösteren pek çok yapının yanı sıra kümbetleri ve türbeleriyle de ünlüdür. Konya’da Selçuklulardan kalan en eski mezar anıtı Konya Alaeddin Camisinin avlusundaki 12. yüzyıla ait II. Kılıçarslan Türbesi'dir. Gövdesi kesme taşlardan on yüzlü prizma şeklinde yükselen türbenin üzeri tuğladan dıştan on köşeli bir piramitle içten kubbe ile örtülüdür. Türbenin içinde Selçuklu Sultanlarına ait çeşitli boylarda sekiz çinili lahit vardır. Sağdan ikinci lahidin başında “Ey Tanrım bu türbenin sahibi şehid ve rica eden fetihler babası Kılıçarslan bin Mesud’u esirge” yazılıdır.

Mevlana Türbesi 1230 yılında basit planlı olarak Mevlana’nın babası için yaptırılmıştır. 1273 yılından sonra dini ve sosyal amaçlı birimler eklenerek dergaha dönüştürülmüştür. “Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız, bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir” diyen Mevlevilik Tarikatı’nın kurucusu Mevlana insan sever, barış yanlısı ve büyük yol göstericidir. Dört fil ayak üzerinde yükselen Yeşil türbe’nin (Kubbe-i Harda) çeşitli şekillerle ve yazılarla süslü kubbesinin altında Mevlana ve Sultan Veled’in lahitleri bulunuyor. “Gökkubbeden daha iyi türbe mi olur?” diyerek bu konudaki düşüncesini dile getiren Mevlana’nın türbesi oğlu Sultan Veled’in isteği üzerine yapılmıştır. Türbenin içi alçı kabartmalarla, kalem işi nakış ve yazılarla süslüdür. Mevlana'nın lahiti dönemin ahşap işçiliğinin en güzel örneklerindendir...


16 Temmuz 2009 Perşembe

Trendsetter Madonna

Trendemotre'deki kim bu trendsetter'lar adlı yazıdan bir kaç cümle: "...Trendsetter’ları ‘halktan’ ayıran en önemli nokta trendlerin yaşam süreci. Çünkü bir şey ‘moda’ olunca, trendsetter’lar için cazibesini yitiriyor... Trendsetter’lar, açık görüşlü, önyargısız ve yeni stilleri denemeye hazır insanlardan oluşuyor genellikle. Başkalarını görünüş, zevk ve hayat tarzlarına göre yargılayan insanların trendsetter olma ihtimali pek yok. Değişimin kaçınılmaz olduğunu düşünüyor ve parçası olmaktan mutluluk duyuyorlar. Sürekli yeniliklerin peşinden koşuyor ve denenmemiş şeyleri herkesten önce yapmaktan çekinmiyorlar... Bu bağlamda “Kimdir trendsetter?...diyerek bazı isimler sıralanıyor ve bunların arasında Madonna da var...

10 Temmuz 2009 Cuma

Hiç Ol!


Tam da bu bloga uyan bir söz:

*Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken sen hiç ol! Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl ki çömleği tutan dışındaki biçim değil içindeki boşluk ise, insanı ayakta tutan da benlik zannı değil hiçlik bilincidir. s: 328

*Sufi der ki "Başkaları hakkında hüküm verip yargıda bulunacağıma ben kendi içime bakayım." Sofu der ki "başkalarının her kusurunu bulup çıkarayım." Ama unutmayın çoğu zaman, başkalarında hata bulanlar kendileri hatadır. Teferruata ineyim derken bütünü kaybederler. Ağaçlara bakmaktan ormanı göremezler.  s: 320

Şafak, Elif, Aşk, Doğan Kitap, İstanbul, Mart 2009, 1. Baskı
_______________________________________

*****Bu sayfalardaki yazıların tüm hakları yazara aittir. Sadece kaynak gösterilerek, yazar adı ve orijinal sayfanın aktif linki belirtilerek alıntı yapılabilir ve paylaşılabilir. Nalan Yılmaz adıyla tüm yazılar 'Creative Commons Attribution Noncommercial-No Derivative Works 3.0 Unported License' altında tescillidir. 
_______________________________________

Hiçlikte Bir An'ın yeni yazıları için buraya tıklayarak e-posta bültenine abone olabilirsiniz.

7 Temmuz 2009 Salı

Patavatsız mı Dürüst mü?

Düşünmeden konuşan. Patavatsızın en basit anlamı bu. En son söylenecek ya da söylenmeyecek bir lafı pat diye söyleyen kişi. Bu kimse karşısındakinin üzülebileceğini düşünmez. Aklına geleni konuşur, bir de dürüst olduğunu iddia eder. Halbuki bunun dürüstlükle ilgisi yoktur. "Arkadan konuşmam, yüzüne söylerim, iki yüzlü değilim" deyince ve bununla övününce her şeyi söyleme hakkı olduğunu sanmak... Dürüstlükse bu eğer o zaman aklına hep mi olumsuz ve kırıcı şeyler gelir? Neden iyileri ifade etmez? İyi yönleri görmezden gelip hep kötüleri dile getirerek incitiyorsa bunun başka bir tanımı olmalı. Patavatsızlık, densizlik bir yana üzmek için ağzını açanlar peki? İncelikten yoksun mu, kıskanç mı, kaba mı, görgüsüz mü yoksa kötü ve acınası biri mi? Çaktırmadığını sanarak iğneleyen kişi bencil ve komplekslidir de.

Patavatsızlığın hoş bir özellik olmadığı kesin. Arada güçlü bir bağ yoksa zamanla insanları o kişiden uzaklaştırabilecek bir şey hatta.
_______________________________________

*****Bu sayfalardaki yazıların tüm hakları yazara aittir. Sadece kaynak gösterilerek, yazar adı ve orijinal sayfanın aktif linki belirtilerek alıntı yapılabilir ve paylaşılabilir. Nalan Yılmaz adıyla tüm yazılar 'Creative Commons Attribution Noncommercial-No Derivative Works 3.0 Unported License' altında tescillidir. 
_______________________________________

Hiçlikte Bir An'ın yeni yazıları için buraya tıklayarak e-posta bültenine abone olabilirsiniz.

2 Temmuz 2009 Perşembe

Birkaç Aforizma

Etrafımda yemek ve çoğalmak için yaşayan her zamanın ve her yerin insanlarından başka kimseler görmüyorum. Onlardan nefret etmiyorum ama beni hiç ilgilendirmiyorlar. Dünyayı bir hara ve yemekhane gibi görmeye alışmamışım. kuşkusuz insanlığın yüzükoyun yerde sürünmemek için elinden geleni yaptığını bilmiyor değilim ama ne yalan söyleyeyim bu konudaki gayretleri bana acınacak şeyler gibi görünüyor. Hiçbir büyük şey yapılmıyor. PANAIT ISTIRATI

İnsan kalbinde sevgi duymuyorsa, kıpırdamadan otursun bir yerde. Kendi kendisiyle ya da sevdiği bir şeyle uğraşsın ama insanlarla hiç ilişki kurmasın. Tıpkı karnı acıktığı zaman insan nasıl yemek yemek isterse insanlarla da sevgi duyduğu zaman uğraşmalı. TOLSTOY

Enerji sonsuz bir mutluluktur. Kim ki bir şeyi çok arzuladığı halde isteklerini eyleme dökemez ölümü davet etmiş olur. WILLIAM BLAKE

Nesnelerin içine gizlenen şeyin bizi heyecanlandırdığını bilmeksizin onların dış görünüşlerine bağlanırız. PLOTIN

24 Haziran 2009 Çarşamba

19. yüzyılda Fransız Şairleri

19. yüzyıl Avrupa’da bunalım, huzursuzluk ve çöküntü çağıdır. Fransız Devrimi ve Sanayi Devrimi’nin etkilerinin görüldüğü çalkantılı dönemde uluslar kimliklerini bulmaya çalışırlar. Yeni gelişmeler ve uyanışlar olur. İlerlemeler karşısında geleceğe karşı korku ve umutsuzluk ortaya çıkar. Dinsel inançlar yıkılmaya başlar ve tanrının varlığı sorgulanır. Bilim önem kazanır. İnsanlar karmaşa içinde kendi yerlerini ararlar. Yazarlar kitaplarında, ressamlar tuvallerinde inancı azalan bireyin sarsılan kültür ve ahlâk içindeki durumunu ve endişelerini anlatırlar. Düşünürler yeni fikirler, çözümler ve yorumlar üretirler.

Böyle bir ortamda felsefe, müzik, sanat ve edebiyatta Romantik akım kendini gösterir. Uzak ve ulaşılmaz olanın özlemini duyan romantikleri gece, alacakaranlık, düşler, doğa, eski uygarlıklardan kalıntılar ve doğaüstü şeyler çeker. Gerçeklikten, toplumsal sorunlardan kaçarak geçmişe, kasvetli, esrarengiz ve gizemli olana ilgi gösterirler. Düşler ve peri masalları sisin çocuklarıdır (Baudelaire). Özgürlük, yalnızlık, tinsellik, duygular, içe yönelme ve sezgiler önemsenir. Doğa ve insan kaynaşır. Romantik kişi bireyseldir, dâhilere özgü bir tembelliğe sahiptir, kendi varlığında kendini uyumsuz, aykırı biri olarak duyumsar. Duygular ile gerçek dünya arasındaki fark büyüktür. Bütün bu özelliklerden dolayı romantiklerin pek çoğu melankoliktir ve genç yaşta genellikle veremden ölürken bazıları da intihar eder. Çağın hüznünü yansıtan Chateaubriand kurulu düzeni yadsır. Çalışmalarında yaşama duyduğu kini ve umutsuzluğunu işler. Başka bir romantik Lamartine'in şiirlerinde ise hiçlik ve boşluk duygusu egemendir. Hayatının son dönemlerinde öncekine oranla daha acı bir kederle yazılmış içe kapanık ve dağınık şiirleri vardır...

20 Haziran 2009 Cumartesi

19. yüzyılda Fransa'da Klasisizm

Jacques-Louis David, Madame Récamier, 1800
18. yüzyılda mimarîde Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya, Avusturya gibi ülkelerde bitkisel motiflerin ağırlıkta olduğu Rokoko tarzı görülür. Dekoratif sanatlarda ve iç mekân düzenlenmesinde egemen olan bu süslü stilden ressamlarda etkilenir. Aydınlanma ile birlikte akıl dini inançların önüne geçer. Akla dayalı olarak doğan entelektüel kültür alanları da bilimsel nitelik kazanmaya başlar. Toplumun özerk bireylerden oluştuğu vurgulanır. Bu dönemde eğitim yeniden düzenlenir. 1789 Fransız devrimiyle özgürlük, eşitlik, kardeşlik ilkeleri, İngiltere’de sanayi devrimiyle de endüstri önem kazanır.

18 Haziran 2009 Perşembe

İnsan, Yaşam ve Kavramlar Üzerine Aforizmalar 2

Beklemek hiçbir şey yapmamak değildir; sabrın ölçütüdür. Bazen yapacak bir şey yoktur beklemekten başka. Beklenecek herhangi bir şey yoksa o zaman hiçbir şey yapmamak söz konusudur.

Acı içtedir, sonsuza dek yanan ve yakandır. Güzel zamanlar ve anlar da vardır yaşanan, sonunda hep acıya dönülse de.

Sabahları neşeyle uyanıyorsan her şey yolundadır. Eğer gününün en melankolik saatleri uyku sonrasıysa bütün gününe yansır bu. Huzurla uyanabilmek için bir ümit olmalıdır içinde.

Sevgi insanın en büyük gücüdür. Sadece insana karşı değil, canlı cansız tüm varlıklara duyulan sevgi sonsuzdur. Eğer insan sevgi vermek isterse içinde bitip tükenmez bir kaynak vardır...

16 Haziran 2009 Salı

İnsan, Yaşam ve Kavramlar Üzerine Aforizmalar 1

Önce bebektir; masum, sonra çocuk; dünyayla oyun oynayan, sonra genç; mutsuz, umutsuz, huzursuz, ışığı arayan, zorlukları fark ettiğinde savaşmadan ölmek isteyen, sonra yetişkin; sıradan yılların hızla aynı şekilde geçtiğini fark eden ve en son yaşlılık; hüzün, yalnızlık ve korkuyla beklenen son.

İnsan bir şeylere merak duyar, bir hedef belirler kendine ve çabalar çünkü böyle yapmazsa 'hiç' olacağını düşünür. Kendisi hakkında böyle düşünülmesi de korkutur onu.
'Hiç olmamalıyım, buna asla izin vermemeliyim' der ama durup bir kez bile hiçlik üzerine düşünmez...

4 Haziran 2009 Perşembe

Fransız Grafik Tasarımcılarından Beyaz Büfe



Fransız grafik tasarımcıları Antoine + Manuel'in Barcelona Dizayn için yaptıkları bu büfe tasarımı harika. Kapaklardaki özellikle manzara görünümü çok hoş: bulutlar, üçgen alınlıklı ve kemerli bir yapı, su, ağaç... Üstelik beyaz ve mat. Tasarımın her bir ayrıntısı özenli ve incelikle ele alınmış.


Antonie ve Manuel tarafından 2009 yılında tasarlanan ve Barselona'da BD tarafından üretilen bu dolap, uygulamalı sanat, hiyeroglif dili, çağdaş grafikler, hayal gücü ve iyimserliğin karışımıyla şaşırtıcı. Geçmişin kalitesi ve bugünün teknolojisiyle üretilen beyaz dolapta malzemeler: Lake MDF modüller ve raflar. Kapaklar ve yanlar: sunta kaplamalı integral poliüretan enjeksiyon kalıplama. Ayaklar: Mikro dokulu ahşap, lake. Boyutlar: D 250 cm x G 57 cm x (toplam) Y 102 cm. Üretim süresi: 8 hafta. 
_______________________________________

*****Bu sayfalardaki yazıların tüm hakları yazara aittir. Sadece kaynak gösterilerek, yazar adı ve orijinal sayfanın aktif linki belirtilerek alıntı yapılabilir ve paylaşılabilir. Nalan Yılmaz adıyla tüm yazılar 'Creative Commons Attribution Noncommercial-No Derivative Works 3.0 Unported License' altında tescillidir. 
_______________________________________

Hiçlikte Bir An'ın yeni yazıları için buraya tıklayarak e-posta bültenine abone olabilirsiniz.

1 Haziran 2009 Pazartesi

Sanat Karşıtı Olarak Kitsch

18 yıl önce ilk kez post-modernizm ile birlikte duyduğum bir kavramdı kitsch. Modernizm ile üstü örtülen ama post-modernizm ile yeniden canlanan modernizme yönelik bir eleştiri. Post-modernizm eski ile yeniyi birleştirdiği için ironiktir ve kitsch ile benzer yanları da vardır. Kitsch; sanatta, bakışta, yaşamda bayağılık, ucuzluk, taklit, uyumsuzluk, rüküşlük, düzeysiz ve yüzeysel beğeni, içeriksiz bir özentilik, zevksizlik, aşırı abartı, teknik ve sanatsal yetersizlik gibi tanımlarla açıklanıyor. Olumlu karşılanan bir şey değil. 2000-2500 yıl öncesinden beri böyle bir beğeninin varlığı biliniyor. Roma döneminde Yunan heykellerinin kopyaları yapılırdı. Günümüzde tüketime, kitleye ve popüler kültüre yönelik üretilen, estetik yönü zayıf endüstri, medya, reklam ürünleri de kitsch olarak adlandırılıyor. Bir şeyler yaptığını sanan yüzeysel, sahte ve değersiz bir üretimdir. kalıcılığın değil günü kurtarmanın peşindedir. Sanatın karşısındadır ama sözde sanat eseri olarak görüldüğü de olur...

24 Mayıs 2009 Pazar

Sıkıntı - Huzur - Umut

Sıkıntı melankoliğe eşlik eden arkadaştır :) Öyledir gerçekten. Hep canı sıkılan ama neye sıkıldığını bilemeyen insanlar vardır. Kişisel tarihinde bu sürüp giden kronikleşen bir durum olursa melankoli de peşinden ayrılmaz.

"19. yüzyılın ortasında, Flaubert, Aziz Antonius'un ruh halini sıkıntıyla ifade eder: Ah nasıl canım sıkılıyor! nasıl canım sıkılıyor! Bir şey yapmak istiyorum ve bunun ne olduğunu bilmiyorum; bir yerlere gitmek istiyorum, nereye bilmiyorum; ne istediğimi bilmiyorum, ne düşündüğümü bilmiyorum, istemeyi arzulamak bile geçmiyor içimden."* Sanki Ivan Gonçarov'un Oblomov'u söylemiş gibi bu sözleri ya da boş verin roman kahramanını siz de zaman zaman böyle hissetmez misiniz?

Ne yapmak istediğini bilmemek ya da aslında her şey yolundaymış gibi görünürken can sıkıntısı. Her şey yolunda mıdır aslında? Sıkıntının kaynağı nedir? Boşluk mudur? Varoluş mu? Varoluşla insanın kendisi arasına koyduğu mesafe mi? Hayata bakış açısı mı?...

22 Mayıs 2009 Cuma

Didyma'da İyon Düzeninde Apollon Tapınağı

Didim Kuşadası’na 73, Bodruma 110 km uzaklıkta. Kuzeyinde Bafa gölü ve Menderes Nehri, batısında ve güneyinde Ege denizi doğusunda Akbük körfeziyle sınırlı bir yarımada. Antik dönemde bir kehanet merkezi olan ve Miletos kentine bağlı olan Ddyma’da Apollon için bir tapınak yapılır. Işık, güneş, müzik ve kehanet tanrısı Apollon bir gün, Didim yöresinde çobanlık yapan Brankhos'a rastlar ve ondan çok hoşlanır. Ona biliciliğin sırlarını öğretir. Çoban Brankhos da ilk Apollon adına Brankhid rahipleri için ilk tapınağı yaptırır. Bu bölgedeki yapılaşma Arkaik döneme kadar uzanır.


20 Mayıs 2009 Çarşamba

Bir İyon Kenti: Miletos


Miletos, Priene ile Didim arasında, Priene’ye 20, Söke’ye 30 km mesafede Balat köyü yakınlarındadır. Büyük Menderes’in denize ulaştığı yerde yarımada üzerine kurulan ve Priene gibi İyon uygarlığına ait olan liman kenti Miletos, büyük filozofların ve mimarların da doğduğu bir yer. Matematikçi, astronomi bilgini ve düşünür Thales, fizik ve doğa bilimcisi Anaksimandros (M.Ö 610-574) ve öğrencisi Anaksimenes, Mimar Hippodamos ve Ayasofya‘nın mimarı İsidoros de Miletos’ludur.

18 Mayıs 2009 Pazartesi

Bir İyon Kenti: Priene

Atina’nın kurucuları İon kavimleri M. Ö. 1200’lerde Yunanistan’dan Batı Anadolu kıyılarına göç edip İzmir çevresine yerleşirler. Burada kentler inşa ederek denizcilikte, heykel ve mimaride gelişmiş yeni bir uygarlık oluştururlar. Bölgedeki 12 İon kenti: Foça, Ertyhrai, Khios, Klazomenai, Teos, Lebedos, Kolofon, Efes, Samos, Priene, Myus ve Milet'tir. Panionion Birliği'ndeki en hareketli liman kentlerinden biri olan Priene Söke’ye 12 km mesafede Güllübahçe kasabasının yakınında, Mykale dağı yamacında güneye bakan doğal bir platformda ve çevresindedir. İyon kentler birliğinin en hareketli liman kentlerindendir. İlk kent M.Ö. 1100 yıllarında İyonlar tarafından deniz kıyısında kurulur. Heraklia, Efes, Miletos ve Myus kentleriyle aynı kaderi paylaşır. Bir zamanlar deniz kıyısındayken ve limana sahipken Menderes nehrinin taşıdığı alüvyonlar yüzünden Latmos körfezi dolar ve Priene denizden 5.5 km uzaklaşıp iç kent haline gelir. İkinci kuruluşu M.Ö. 350’deki bugün kalıntıların bulunduğu yerdedir.

Miletos'lu Hippodamos’un ızgara planı -dik açılarla kesişen bir geometrik düzen- ile yamaca oturan Priene antik şehir planlamasının önemli bir örneğidir. Hippodamos planı bugün de şehir kuruluşlarında uygulanmaya devam eder. Sağlam, rustik bir kent duvarı ile çevrili Priene bölgeye ait gri-mavi mermerden inşa edilen yapılarıyla zamanında gösterişli bir yerdir. Atina’nın yardımlarıyla kurulduğu için Atina’nın etkisi ve yönetimi altında kalır. Daha sonra Bergama Krallığı'nın ve Roma’nın egemenliklerine geçer. Bizans döneminde önemli bir psikoposluk merkezi olur ama 13. yüzyılda terkedilir...

15 Mayıs 2009 Cuma

Geçmişin İzinde Selçuk ve Çevresi

İzmir’in güneyindeki Selçuk’un ilk kuruluş yeri Ayasuluk Tepesi’ndeki kale ve çevresidir. Bölgenin ismi olan Ayasuluk 1914’de Selçuk olarak değiştirilmiş. Tarih boyunca pek çok uygarlığın merkezi olan ilçenin girişindeki tepede Ayasuluk Kalesi, kalenin alt kısmında 6. yüzyılda Justinianus tarafından yaptırılan üç nefli 130 m uzunluğunda bazilika olan St. Jean Kilisesi yer alıyor. Kilisenin biraz aşağısında 1375 yılında Beylikler Döneminde inşa edilmiş ve Türk mimarisinde önemli ve görkemli bir yapı olan İsabey Cami’ni ve caminin solunda Arkaik dönemde yapılmış, bugün sadece bir sütun ve son derece az kalıntıların bulunduğu dünyanın yedi harikasından biri olan Artemis Tapınağı’nı görmek mümkün. Üç dine ait yapıların bir arada olması Selçuk’un geçmişte inanç bakımından da önemli bir yerleşim olduğunu gösteriyor.


13 Mayıs 2009 Çarşamba

Melankoli-Hüzün-Boşluk-Derin Düşünce

Melankoli ile ilgili bu blogda epey yazı var. Melankoliyi incelemeye 2000 yılında başladım. O sıralar Prof. dr. Ayla Ödekan'ın doktora dersi için "Batı Sanatı'nda Melankoli" adlı bir çalışma hazırlarken 35 kitaptan ve çok sayıda makaleden yararlanmış; batı resminin melankoliye uygun örnekleri üzerinde durmuştum. O kadar mutlulukla ve coşkuyla çalışmıştım ki -biraz çelişen bir tutum oldu farkındayım :) -. Şimdiye kadar yaptığım araştırmalar içinde en sevdiğim konu bu oldu. Zaten melankoliye yatkın bir yapım olduğundan mı, varoluşla ilgili derin düşüncelerin tatlı hüznünden zevk aldığımdan mı, nedensiz hafif üzüntünün arada bir insanı esir aldığını, sevinç ve kederin birbirine yakın durduğunu bildiğimden mi, en mutlu anda bile buruk bir acı duyulacağını hissettiğimden mi, yalnızken insanın kendisiyle iletişimini önemsediğimden mi bilmiyorum.

Hayatın koşuşturması içindeki insanlardan kaçıp ilgisizleşen, dünyevi şeylere yabancılaşan, kalabalık içindeyken bile çevresinden ve dünyadan soyutlanarak hülyalı gezinen, her şeyi sorgulayan buna vakit ayıran, bir gereklilikmiş gibi sunulan hıza ve "Her şey yaşanmalı, her şey tüketilmeli" düşüncesine ayak uydurmayan, arzular ve yoksunluklar arasındaki çelişkide çaresizliği duyumsayan yine de "hiçlik içinde bile bir umut düşleyen"*, kaplumbağa gibi hareket eden melankolik bir flaneur. Melankoli; boşluk duygusu, tembellik ve uyuşukluk içinde olanı simgelemez. "Ben de tembelim,  ben de boşluk içindeyim; öyleyse melankoliğim." demek bilgisizce sığ bir yaklaşım olur. Bu ise olguyu sıradanlaştırırken, gizemini ve değerini de yok sayar.