Ovidius’un anlatıları, sanatın nesneye ruh üfleme çabasına dair tarihteki ilk ve en sarsıcı yüzleşmedir. Kıbrıslı heykeltıraş Pygmalion, hayatın içindeki sıradan eksikliklerden uzaklaşarak, zihnindeki mutlak saflığı mermerin katı gövdesinde arar. Taşın soğuk ve dayanıklı yapısı, sıcak bir tenin yumuşaklığına geçerken; sanatçı kendi elleriyle şekillendirdiği heykelin cazibesine kapılır. Afrodit’ten bu donuk güzelliğe canlılık vermesini istemesi, var ettiği imgeye teslim oluşunun bir ilanıdır. Edward Burne-Jones’un yorumu ise bu süreci göksel bir mucize gibi kutlamak yerine; bir yaratıcının kendi kurgusuna ve ulaşılmaz idealine yenilişini gösteren bir görsel analiz sunar.
Estetik üretim, bir idealin somutlaşma çabası ile malzemenin direnci arasındaki gerilimde biçimlenir. Burne-Jones’un Pygmalion efsanesini işlediği kompozisyonlar, sanatçının kendi güzellik arayışının, ilham perisiyle kurduğu bağın ve maddeye hayat katma tutkusunun göstergesidir. Sanat tarihinin büyüleyici eşleşmelerinden olan bu çalışma, 1868 tarihli ilk denemelerden 1878’de olgunluğa ulaşana kadar, bir dehanın ruhsal ve teknik gelişimini ortaya koyar.


