Edward Burne-Jones’un tuvali, gerçeklik ile mitosun birbirine karıştığı, yerçekiminin anlamını yitirdiği bir uzam sunar. Sanatçı, Viktorya dönemi İngiltere’sinin sanayileşen ve katılaşan dünyasına bir başkaldırı olarak, 19. yüzyılın sonlarında Ön-Raffaelocuların estetik mirasını devralır. Ancak onu kendi içine dönük, lirik bir simgecilikle zenginleştirir. Özellikle mavi tonlarının egemen olduğu karakterleri merkeze alan çalışmaları, sadece bir renk seçimi değil, zamansızlığın ve fiziksel dünyanın dışına çıkışın görselleşmiş birer yansımasıdır.
Ön-Raffaeloculuk -Preraffaelit- akımı, ismini Raffaello öncesi dönemin saflığından ve doğaya duyulan bağlılıktan alır. Burne-Jones ise bu akımın ikinci nesil temsilcisi olarak, akademik sanatın katı kurallarını reddederken, odağını dış dünyadaki gözlemden içsel bir dünyaya kaydırır. Onun için resim, bir doğa kopyası olmaktan çok öte, bir düşün peşinde kurulan bir imgelem evrenidir. Havada süzülen tasvirler bir oluş halinin aktarımıdır. Yerçekimi, dünyanın ağırlığı ve maddeci yaşamın yorgunluğu, bu kompozisyonlardaki siluetlerin dokunuşuyla eriyip gider. Mavilik sanatçının kurduğu mistik boşluğun atmosferini oluşturur.
| Edward Burne-Jones, Altın Merdiven, 1880 |
Burne-Jones, Dante Gabriel Rossetti’den aldığı teknik mirası, William Morris ile kurduğu zanaat estetiğiyle birleştirir. Ancak onlardan ayrıldığı nokta, eserlerindeki yoğun bir durgunluktur. Mavi tonlar, karakterin giysisinden çevreye yayılan, izleyiciyi içine çeken bir derinlik katar. Ayaklar yere değmez çünkü varlıkların amacı yürümek değil, mistik anın içinde sabitlenmektir. Bir kadının elbiseleri havada uçuşurken veya bir form boşlukta asılıyken, zaman da durur.
Hesperus, Akşam Yıldızı, 1870: günün yerini geceye bıraktığı belirsiz geçiş anını merkezine alır. Burada, gökyüzünün ilk ışığını taşıyan karakter, yere tam temas etmeyen bir dengededir. Alacakaranlık anını temsil eden alegorik kadın silueti zamansız bir boşlukta konumlanır. Figürün duruşu ve yüz ifadesi öteki dünyaya ait ezoterik bir etki uyandırır. Yoğun indigo ve gece mavisi tonlar, giyside ve arka plandaki mistik ve sakin parıltıyla bütünleşir. Burada mavi, gündüzün dünyevi gürültüsünden kopup gecenin onirik mistisizmine geçişini vurgulayan felsefi bir sınırdır. Bu resimle Burne-Jones saf bir atmosferi ve estetik güzelliği ön planda tutar. Bu çalışmada gece, akşam ve şafak gibi doğa olaylarını insan formunda kişileştirme yeteneğini en üst seviyeye getirir. Eser, izleyiciye bir hikaye anlatmaz gün batımı sonrası çöken akşam vaktinin huzurunu, dinginliğini ve hafif hüznünü hissettirmeyi amaçlar.
Gece, 1870: Sabah ve Gece dizisinin bu parçası, dar ve dikey kurgusuyla izleyiciyi korunaklı bir iç mekân algısına davet eder. Kompozisyonun merkezindeki figür, elindeki asası ve kapalı gözleriyle dünyevi devinimin bittiği açılmış bir kapı girişinde durur. Sanatçı bu eşik imgesiyle, dış dünyanın yorgunluğunu geride bırakan insanın zihinsel derinliğine çekilişini görselleştirir. Safir mavisi, menekşe moru ve gümüşi grilerden oluşan palet, esere mistik bir dinginlik kazandırır. Kapı zeminine işlenen dizeler, karanlığı bir dış mekân görüntüsü olmaktan çıkarıp sessizliğin yaratıcı gücünü barındıran psikolojik bir habitata dönüştürür.
| Edward Burne-Jones, Gece, 1870 |
| Edward Burne-Jones, Gece, Saatler Serisinde, 1870 |
Merlin'in Büyüsü, 1874: efsanevi Britanya mitolojisindeki bir ihanet ve tutsaklık anını, tekinsiz bir doğa atmosferiyle tuvale aktarır. Resimde Nimue -Vivien- karakteri, Merlin’i kendi büyü kitabıyla ormandaki çiçek açmış bir alıç ağacının dalları arasına hapsederken görülür. Burne-Jones’un imzası olan sarmal kurgu, burada kadının uçuşan elbiselerinden ağacın dolambaçlı kollarına kadar tüm kompozisyona hakimdir. Yoğun indigo, soluk yeşil ve derin lacivert tonlar, sahnedeki heyecanı psikolojik bir çıkmaza çevirir. Karakterlerin yere tam basmayan, havada asılı duruşları ve Merlin’in umutsuz teslimiyeti, fiziksel dünyanın kurallarını yadsıyarak eseri baştan çıkarıcı bir rüya labirenti halinde somutlaşır. Böylece tutkunun insanı nasıl zamansız bir esarete mahkûm edebileceği yeşille mavinin birbirine karıştığı bir sis perdesi içinde görselleşir. Sanatçı, tabloda kendisini çaresiz Merlin, aşık olduğu Maria'yı ise büyüleyici ve tehlikeli Nimue/Vivien olarak resmeder. Kadının saçlarındaki yılan figürleri (Medusa atfı) bu tehlikeli çekimi sembolize eder.
Aşk Tanrısı ve Psyche, 1881; antik mitolojinin en bilinen aşk anlatısını, Ön-Raffaellocu ekolün rüya estetiğiyle yeniden yorumlar. Kompozisyonda, ruhun simgesi olan Psyche’nin uykusundan uyanış anı ve Eros'un kanatlı silueti, zamandan yalıtılmış bir yerde konumlanır. Sanatçı burada yoğun ve parlak renkleri geriye çekerek, soluk mavi, fildişi ve kurşuni grilerden oluşan monokromatik bir palet tercih eder. Giysilerin mermer heykelleri andıran ritmik kıvrımları ve figürlerin narin, ağırlıksız anatomisi, fiziksel kütleyi bütünüyle yok eder ve bu aşkın dünyevi sınırların ötesine taşan doğasını belgeler. Zamansız durgunluk, ışık ile gölgenin yumuşak geçişleriyle birleşerek insan ruhunun uyanışını dingin bir görsel düzleme yerleştirir.
| Edward Burne-Jones, Aşk Tanrısı ve Psyche, 1881 |
Harabeler Arasında Aşk, (1870–1873) ilk bakışta edebi bir referansa dayansa da, arka planında sanatçının hayatını sarsan çok derin ve trajik bir kişisel hikaye vardır. Asıl duygu ressamın model ve heykeltıraş Maria Zambaco ile yaşadığı fırtınalı ve yasak aşktır. Eser, bitmiş bir ilişkinin ardından duyulan derin pişmanlığın, hasretin ve melankolinin görsel bir manifestosudur. Aşıklar yıkılmış antik veya Rönesans tarzı bir yapının mermer sütun başlığı üzerinde oturur. Alışılmışın aksine, burada kadın baskındır. Adamı koruyucu, sahiplenici bir şefkatle sarar. Erkeğin elinde sönmüş müziği simgeleyen bir lir bulunur. Elbiseler, Burne-Jones'un imzası niteliğindeki zengin safir ve indigo mavisi tonlarındadır. Bu canlı maviler, arkadaki harabelerin soğuk, gri ve cansız mimarisiyle zıtlık oluşturarak aşıkları mekandan soyutlar, onları odak noktası yapar. Kalıntıların arasından çıkan ve aşıkların ayaklarına dolanan yaban gülleri, Preraffaelit ikonografisinde iyileştirmek için yaralamak anlamına gelir. Doğanın yıkımı örtmesi gibi, aşkın da çekilen acıları ve trajediyi zamanla düzelteceğini hatırlatır.
Umut, 1896 - sanatçının dostu William Morris’in kaybı üzerine yaptığı, teolojik bir hasreti ve aktif bir direnişi simgeleyen çok katmanlı bir başyapıt olarak değerlendirilir. Geleneksel iyimser tasvirlerin aksine, insanı taş bir hücrenin parmaklıkları ardında, prangalar içinde gösteren varoluşsal bir karşı koyuş sahnesidir. Ressamın ikonik safir ve indigo mavileri, bu geç dönem çalışmasında yerini zindanın soğukluğunu vurgulayan gölgelere, grilere ve soluk yeşillere bırakır. Mekânın bu tek renk ve kasvetli hali, çaresizliğin ağırlığını doğrudan hissettirirken; esaret altındaki figürün teslimiyeti reddederek yukarıya, yani göksel aydınlığa doğru hamle yapışı kompozisyondaki gerilimi tırmandırır. Kolundaki çiçekli dal ve pencereden gelen parıltı, karanlığın ortasında bile umut olabileceğini işaret eder. Böylece beden zindanda tutuklu olsa da ruhun özgürlük arayışı ve acının bile estetik bir derinlikte nasıl dönüşebileceği ortaya koyar.
| Edward Burne-Jones, Umut, 1896 |
| Edward Burne-Jones, Yıldızların Perileri, 1896 |
*Estetik Akım: Sanatı ahlaki, tarihi veya toplumsal bir fayda sağlama zorunluluğundan bütünüyle özgürleştirerek 'sanat sanat içindir' (l'art pour l'art) ilkesini savunur.
_______________________________
*****Bu sayfalardaki yazıların tüm hakları yazara aittir. Sadece kaynak gösterilerek, yazar adı ve orijinal sayfanın aktif linki belirtilerek alıntı yapılabilir ve paylaşılabilir. Nalan Yılmaz adıyla tüm yazılar 'Creative Commons Attribution Noncommercial-No Derivative Works 3.0 Unported License' altında tescillidir. 
________________________________
Hiçlikte Bir An'ın yeni yazıları için buraya tıklayarak e-posta bültenine abone olabilirsiniz.
0 comments :
Yorum Gönder