30 Nisan 2009 Perşembe

Fragmanlar 2

Bazen sözcükler nesneleri yansıtmakta yetersiz kalır. O zaman başka ifadelere başvurulabilir. Belki renklere ve ezgilere.

Sevgi bir karıncayı incitmemekse hangi insan bunu başarmıştır? Karıncayı incitmeden ama kendini de.

Şeylere başka gözlerle ve farkındalıkla bakıldığında, yepyeni ve keşfedilmemiş gibi görünürler.

Hayat kendiyle ilgili gizlerin açığa çıkarılmasını bekliyor ve zaman zaman çok kolay bir şekilde bunu sunuyor. Ancak her insan aynı şekilde ve çıplaklığıyla onu görüp alamıyor.

Her zaman kaybetmiş ve kaybolmuş olarak ömrünü geçirdiğini duyumsayan ruhlar vardır. Kendini çaresiz hisseden, tutundukları bir şey olmayan, derin bir melankoli içindeki bu ruhlar amaçsızca ve sessizce kozmosta varoluşlarını sürdürürler...

Ne Dionysosca ne de Apollonca dürtüye göre hareket edebilenlere coşku, neşe eğlence uzaktan hoş görünse de bunları benimseyemezler. Hedonistçe yaşayan bir satir olmak istemezler. Başında sarmaşık çelengiyle asma bahçelerini arasında dolaştıktan sonra kendisi için yapılmış tapınağının muhteşem sütununun yanında beliren beyaz siluet ve zamansızlıktan gelen bir düş olan Dionysos’u ve alayındaki kadınların, satirlerin sevinç ve korkuyla karışık coşku dolu kendinden geçmelerini ve sarhoşluk içinde sezgilerin gücüyle yaratıcılığın ortaya çıkabileceğini, doğayla bütünleşebileceğini kabul etseler de aşırılıktan uzak durmayı tercih ederler. Bazen kendinden geçmenin, kendini kaybetmenin iyi olabileceğini, katlanmayı kolaylaştıracağını bilseler de bunun her zaman zihinsel yaratımlara ve üretimlere götürmeyeceğini ve boş eylemler olarak kalacaklarını da düşünürler. O zaman Apollonca dürtülere daha yakın durarak sessiz ve dingin ortamlarda iyi ürünler verilebileceğini, sezgi ve aklın birbirini dengeleyip destekleyeceğini sansalar da ölçülü ve dengeli olmayı da beceremezler. Acıyla, sonu gelmez can sıkıntısıyla, huzursuzlukla ve hüzünle bütünleşerek, hiçbir şey olmaya çalışmadan, eylemde ve üretimde bulunmadan kendi varoluşlarını sürdürürler. Kozmosta iddiasız, sessiz, sakin ama huzursuz yerlerini alırlar.

İnsanlar güçsüzlüğü korkulası bir şey olarak görürler. Güçsüzsen ezilirsin. Güçsüz
olmamalısın. Bir şeyler yapmazsan yok olursun. Bir şeyler yapmalısın. İnsanların davranışlarını belirleyen bazı durumlar vardır ama bu durumlar üzerinde düşünüp sorgulanmaz. Sadece öyle olması gerektiği söylenir.

Kişinin içinde bazı baskın durumlar söz konusu olunca kötüye eğilim kendini gösterebilir. Bu, insanın kendinde mevcut olan olumlu ve olumsuz yanlarının kendi isteğine ve olayların gidişine göre işine geleni geliştirdiğini, bilincine çıkardığını gösterir. Sürekli düşünülen ve tekrar edilen kavramlar olumlu veya olumsuz düşünceler bilinci yönlendirebilir. Kendine yönelişlerde keşfedilecek olanlar ne kadar çok olsa da başkalarıyla ilişkilerde de olaylar ve durumlar karşısındaki davranışlardan insanin kendisini tanıması mümkündür.

Boşvermecilik, ‘öyle de olsa böyle de olsa fark etmezcilik’ bazılarını esir alır ve hayatlarına yön vermelerine engel olur. Bu insanlar hayatları boyunca çabalayan, çalışan, bir şeyler ortaya koyanları görüp aslında yaptıklarının bir hiç olduğunu ve rüzgara ya da sele kapılıp sürüklendiklerini düşünürler. Tüm bu çabaların anlamsız olduğunu ileri sürerler. Aslında böyle olumsuz bakmalarının nedeni içlerindeki huzursuzluğun ezelden beri varolup sonsuzluğa kadar süreceğini hissettirmesidir. Hep bir şeylerin eksik olduğunu, hiçbir şeyde tamamlanmışlık, bitmişlik ve mükemmellik olmadığını ve insanların aciz ve ilkel davranışlardan kurtulamadığını görmek bu ruhları kitleden uzaklaştırıp eylemsizleştirir. Teknolojik gelişmelere rağmen insan ruhunun bazı yönlerden değişmediğini, hep aynı kaldığını görenler insanın evrenin en uzak köşesine ışınlanabilse bile ilkelliğini beraberinde taşıyacağını düşünürler. Bireysel çabasızlıklarında kendilerini haklı çıkarsalar da aslında eylem içinde bulunanlar sayesinde dünyanın gelişme kaydettiğini -iyi mi kötü mü olduğu da tartışılır- bilirler.

Karamsarlıktan sıyrılıp içinin kıpır kıpır olduğunu hisseden kişi bu duruma şaşırır. Bu coşku da nereden gelmiştir? En karamsar, kasvetli ve umutsuz, yoğun durumlardan birkaç dakika sonra sevinç duyma ve neşelenmenin, geçişsiz atlamaların nedenini sorgular. Sevincin, neşenin, coşkunun içten gelen, sıkıştıran, bunaltan karanlıktan çıkıp kendine yer bulması umudun olduğunu ve her şeye rağmen yaşamın ve anın güzelliklerine odaklanmak gerektiğini hatırlatır.
Hayat karşıtlıkların birlikteliğiyle var olabiliyor. Acı, hüzün, karanlık, belirsizlik, boşluk ve hiçlik hemen yanında mutluluk, neşe, aydınlık, netlik, doluluk ve varolmayı da barındırır.

Sorumluluk almanın güçlüğünün farkında olan kişi kendi sorumluluğunu bile taşımaktan rahatsızlık duyar. İnsanların güçsüzlük ve acizlik olarak gördükleri özelliklere sahip olmaktan hoşnut olsalar da aynı zamanda sinir de olur. Büyük bir istekle sarılabileceği amacı olmayınca ruhuna da eziyet eder. Senelerce yıpratılan ruh daha fazla dayanamaz hale gelir ve tepkisizleşir. Çelişkili düşünceler, emin olamama, boşlukta asılı olma, tutunacak somut bir şeyler olmaması, hem huzur isteyip hem de huzursuzluktan, belirsizlikten kurtulmaya yanaşmama çatışmalara sebep olur. Bu, karşıt uçların varlığını birbirlerine baskın olmadan göstermesidir.

Hırsı ve başarılı olma isteği olmayan, başarıyı önemsemeyen insanlar vardır. Çalışmanın, hırsın ve belki de şansın yardımıyla başarılı olan kişiler takdir edilir hatta onlara imrenilir. Ama hayatta istediklerine ulaşamayıp hayal kırıklıkları yaşayanlar, olumsuzluklar, şanssızlıklar, terslikler girdabına kapılıp kaybedenler de vardır. Gerçek kaybedenin başarılı olan mı yoksa olmayan mı olduğu ise muammadır.

İnsan sevdiği bir şeylerle uğraştığında zorluklara katlanmak kolaylaşır. İstediğini elde edecek inanca, iradeye ve enerjiye sahip olanlar başarılı olabilir.

Eylemin başlangıcı düşünce ve tasarımdır. Olumsuz düşüncelerden arınmak ve umutlu olmak gerekir. İnsan, kendi dünyasını tasarlayıp şekillendirir.

Toplumsal kurallar, gelenekler, tabular ve ayıplarla çevrili olarak birey olmaktan vazgeçip kalabalığa bırakarak kendini ve onların basmakalıp, klişeleşmiş düşüncelerini benimseyip neye ulaşılabilir ki? Üretmeden ve fikir sahibi olmadan, benliğinde gezintiler yapmadan, içindeki kapıları açıp saflığın odalarında yaşamadan, sessizlikteki seslere duyarsız, beklentisi olmadan sevgi verebilmenin huzurunu duymadan, evreni, doğayı, canlıları, olayları gözlemleyip ilişkiler kurmadan yalnızlığın kalın duvarlarından bir hayalet gibi içeri süzülmeden yaşamak mümkün olabilir mi? Acılara, yalnızlığa ve huzursuzluğa -zor olanlara- alışkın olmak insanı daha güçlü kılmaz mı? Amacın ve sonucun mutluluk olmadığı bir yol. Kendisine sahip çıkan güçlü yalnızların, hassas ruhların yolu.

Zamansız ve uzak düşüncelere, seslere, imgelere bağlanan kişiye hiçbir şey onları tekrar tekrar okumak, duymak, görmek ve içine girip kaybolmak kadar -bu kendi olmaktan çıkmak aynı zamanda- iyi gelmiyor. Bu sanatın büyüsü ve gücü. Sanatın sonsuz güzelliklerinden biri de insanı kendi dışına çıkarmak böylece kendine yaklaştırmak. Yarar amacı olmasa da böyle bir sonuca neden olabilir.

Fragmanlar 1

Nalan Yılmaz, 1 Mart 2004, Hürriyet, Agora

*****Bu sayfalardaki yazıların tüm hakları yazara aittir. Sadece kaynak gösterilerek, yazar adı ve orijinal sayfanın aktif linki belirtilerek alıntı yapılabilir ve paylaşılabilir. Nalan Yılmaz adıyla tüm yazılar 'Creative Commons Attribution Noncommercial-No Derivative Works 3.0 Unported License' altında tescillidir.   2008-2017 Creative Commons License

0 yorum :

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...