Edvard Munch (1863–1944) her ne kadar elleriyle kulaklarını kapatıp dehşetle bağıran Çığlık figürüyle özdeşleşmiş olsa da, sanatı tek bir haykırışla kısıtlı kalamaz. O; modern ruhun sessizliğini, kalabalıklar içindeki mutlak yalnızlığı ve varoluşun belirsiz katmanlarını da tuvale aktarır. Resimleri, izleyicide insan doğasının karanlık ve gizli kalmış yönlerine dair sarsıcı bir farkındalık uyandırır. Munch’un kullandığı kıvrımlı hatlar ve deforme edilmiş perspektif, figürlerin içsel çalkantılarını fiziksel dünyaya yansıtan görsel birer araca dönüşür.
Munch’u anlamadan, figürlerindeki maskemsi yüzleri de anlayamayız. Henüz küçük bir çocukken annesini ve ardından ablası Sophie’yi tüberkülozdan kaybeden sanatçı, ölümü bir misafir değil, ev sahibi olarak tanımıştır: "Hastalık, delilik ve ölüm, beşiğimin başında bekleyen kara meleklerdi," Onun için tuval, bu meleklerle hesaplaşma alanına dönüşür. Daha önce bir yazımda belirttiğim gibi Munch’un kahramanları sadece mutsuz değildir; onlar var olmanın ağırlığı altında ezilen ruhlardır.
Karl Johan’da Akşam: Bir Şehir Panoraması mı, Bir Kabus mu?
1892 tarihli Karl Johan’da Akşam, Munch’un bu ruhsal mirasını sokağa, şehrin kalbine taşıdığı önemli bir eşiktir. Kristiania’nın (bugünkü Oslo) en işlek, en görkemli caddesi olan Karl Johan, normalde burjuvazinin gövde gösterisi yaptığı, pırıltılı vitrinlerin ve şık kıyafetlerin sergilendiği bir vitrindir. Ancak Munch’un fırçası bu vitrini bir korku tüneline çevirir.
