1 Ağustos 2008 Cuma

Ses, Görünüş, Belirsizlik ve Nesnellik

Görselliğin her şeyin önüne geçtiği bir çağda yaşıyoruz. Gizemli ve hayal gücünü harekete geçiren bir yanı olsa da sesin geçicilik hissi uyandırması hüzünlü. Leonardo da Vinci resmin müzikten üstün ve kalıcı olduğunu, onun müzik gibi doğar doğmaz ölmediğini ileri sürer. Çağına göre bir düşünce. Zaten uzun süredir müzik kaydediliyor. Yine de kayıt edilen ses ya da müzik somut bir şey değil. Başlayan, biten, görülemeyen ve dokunulamayan soyut bir şey. Schopenhauer plastik sanatların sonsuzluk hissi uyandırdığını, müziğin ise duyarlılığımız üzerinde hiçbir sanatla karşılaştırılamayacak bir etki yaptığını, onda evrenin kalbinde çalışan doyumsuz istek duygusunun göründüğünü belirtir. Sahici, samimi, iç esrikliğin, heyecanın ölçüsüzce yansıdığı müzik 'geleceğin refleksleriyle titreşimler geçiriyorsa(Breton)' görünmez ama gene de çok canlı oluşuyla dionysosca coşkusallığa, duygusallığı, duyuları aşan tinselliğe ve salt müziksel öze ulaşır dinlemesi bir süreç olsa da...
Nietzsche'ye göre de duygu müzik tapınağının ancak simgesi olabilir kendisi değil. Aslında ne görünüşler ne sesler birbirinden üstün. Gözler ve kulaklar hissedenler için araçtırlar; görünene, duyulana götürürler ama ötesinde bambaşka bir evren vardır. Görülen ve duyulanlar da herkeste aynı etkiye neden olmazlar. Günümüzde ne yazık ki fazlasıyla olumsuz olanlarına da maruz kaldığımız görsel imgelerin kısa vadede daha vurucu olduğu söylenebilir. Bu etkinin kalıcı olmayışı, çok fazla karşımıza çıkmasıyla, yüzeysel, sıradan ve ortalama olana tutunmasıyla ilgili olabilir. Çağın sanatı sinemanın büyüsüyle gerçek imgelerin ötesinde hayal ürünü, fantastik ya da milyonlarca görüntü arasından seçilenlerin uyumlu birlikteliğiyle etkileyici, sanatsal, kalıcı, çağrışıma neden olabilecek ve yeni bir gerçekliğe dönüşebilecek imgeler oluşabilir. Tabi sinema bundan ibaret değildir. O bütün sanatları kullanmasını bilir.

Kurguda neyin gerçek neyin gerçek olmadığı belirsiz bu da bunalıma, kaosa, kuantumla, geleneksel ve modern ile şekillenip günümüze ulaşan postmoderne yakın. Gerçekliğin sınırında, ötesinde bulanıklaşan, parçalanan karşıtlıklar sürekli birbiriyle çatışıyor. Siyah ve beyazın zıtlığında griyle yumuşama olabilir ama sabit durmaz. Bir noktadan diğer noktaya gidip gelmeler ya da gride kalmak. Gri belki ortalarda ama o siyahı ve beyazı kaybedip bağımsızlaşarak kendi varlığını oluşturur. İsterse beyaza isterse siyaha doğru yol alır, özgürdür. Etkinlik kendisine kalmıştır. Nesnelliğe ulaşabilmek de belli bir çabayı gerektirir. Kandinski önce öznel olanla, iç dünyayla, tin yaşantılarla duyguları aşarak ulaşılan ruhsal titreşimlerle, Mondrian en azla, geometriyle ortak olana ulaşıp duygu uyandırmadan çağrışımlara neden olmadan soyutlamaya ve nesnelliğe ulaşmayı seçti. Malevich ile nesnellik, evrensellik hiçle, nesnesiz dünya olan süprematisizmle bir tutuldu susan hiçliğin sembolü olarak. Klee ise daha farklı bir yol izleyip olası dünyaları tasarlayarak hiçten biçim yaratıyordu: "Orada olmayı, bu yere ister Yaratılışın beyni ister yüreği deyin sanatçı olarak orada olmayı kim istemez ki". 

*****Bu sayfalardaki yazıların tüm hakları yazara aittir. Sadece kaynak gösterilerek, yazar adı ve orijinal sayfanın aktif linki belirtilerek alıntı yapılabilir ve paylaşılabilir. Nalan Yılmaz adıyla tüm yazılar 'Creative Commons Attribution Noncommercial-No Derivative Works 3.0 Unported License' altında tescillidir.   2008-2017 Creative Commons License

0 yorum :

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...