23 Kasım 2013 Cumartesi

Yalnızca Hoş Geçen Saatlerimi Sayarım

https://www.facebook.com/HiclikteBirSoz
"Resimlerimde yaşanan, hayattan etkilendiğim toplumsal konulara yer veriyorum ve bunları figüratif olarak işlemek için gerekli etkilerden yararlanıyorum. Sosyal içerikli toplumsal konuları işlerken kendi iç dünyamı da, gizemli, içe dönük, yarı fantastik olarak aktarmayı tercih ediyorum. Toplumdaki çelişkileri dile getirirken sinemadan, televizyondan, hikayelerden, romanlardan, şiirden, müzikten de faydalanıyorum. Herkesin yüz yüze geldiği, dilinin ucunda olduğu halde söyleyemediği şeyleri resim diliyle gün ışığına çıkarmaya çalışıyorum. Bir açıdan da kendi iç dünyamın çıkmazlarını zorluyorum. 

"56 yıllık yaşamımda -2000 yılında söylemiştir- resim beni bekledi ben de onu son nefesime kadar bekleyeceğim. Neden resim? İç dünyamı başkalarıyla zor paylaşırım. Zaten içe dönük bir insanım. Bir de resim olmasaydı büyük patlamanın olması kaçınılmazdı. Resim her şeye karşı hoşgörülü olmamı sağlıyor. Neden resim? Çünkü desenler, renkler ve çizgiler dünyamızdaki kara lekelerin üzerine yumuşak ve sade bir bulutmuşçasına inip ben'imizin ego denen küstah yanını kırıyor. Latince bir söz vardır ' Yalnızca hoş geçen saatlerimi sayarım'. Ben de yalnızca resimle geçen saatlerimi sayıyorum. Gerisi sahte bir düş. İşte o yüzden resim!"   Nazmi Yılmaz 




Nazmi Yılmaz ile ilgili diğer bağlantılar: 
Kadın Ruhunu Resmeden Nazmi Yılmaz
Ressam Nazmi Yılmaz'ın Sergileri 
Ameliyat
9. Yıl Anısına
7. Yıl Anısına
Ressam Nazmi Yılmaz'ın Manzara Resimleri

*****Bu sayfalardaki yazıların tüm hakları yazara aittir. Sadece kaynak gösterilerek, yazar adı ve orijinal sayfanın aktif linki belirtilerek alıntı yapılabilir ve paylaşılabilir. Nalan Yılmaz adıyla tüm yazılar 'Creative Commons Attribution Noncommercial-No Derivative Works 3.0 Unported License' altında tescillidir.
Creative Commons License

17 Kasım 2013 Pazar

Beyaz Ağaç Karyola

Açık gri ahşap zemin, beyaz mat duvarlar, tavanda gökyüzü rengiyle büyülü bir ormanda uyanıyormuş gibi hissettirebilir. Shawn Lovell Metalworks tasarımı karyola beyaz rengiyle baharı değil daha çok kış rüyasını çağrıştırıyor. Başucundaki dalına güvercin aydınlatma yakışır. Beyaz nevresim takımı güzel ama kuşlu da hoş olabilir.






12 Kasım 2013 Salı

Fang Ailesi ve Sanat

Kevin Wilson’ın sinemaya da uyarlanacak olan 2011 tarihli ‘Fang Ailesi’ adlı kitabı çağdaş sanatı ve aile kavramını keskin bir mizahla, hayal gücüyle ve canlı bir anlatımla ele alıyor. Romanda Caleb ve Camille Fang üniversitede tanışıp evlenen bir çifttir. İkisi içinde sanat her şeyden önemlidir. A ve B olarak adlandırdıkları çocukları Annie ve Buster doğdukları andan itibaren çoğu zaman istemeden anne ve babalarının kurguladığı, bazen de kendiliğinden gelişen performansların bir parçası olurlar. Onlar bir ailedir ve birbirlerine bağlılıklarından dolayı sanatları başarılıdır. Ancak çocuklar belli bir yaşa gelince memnun olmadıkları bu düzenin figüranlığından kurtulmak için evden ayrılarak kendi yollarını çizerler. Buster üçüncü kitabına bir türlü başlayamayan bir yazar, Annie gün geçtikçe ünlenen ve olumlu eleştiriler alan bir aktris olur. Buster bir dergi için uçaktan paraşütle serbest atlayış, domuz pastırması festivalleri, sanal oyun grupları, çöl aracı kullanmak gibi konularda makaleler yazar ve tüm bunları hayat değiştiren eğlenceli etkinlikler gibi göstermesi gerekir. En son Nebraska’da ileri teknoloji ürünü patates bazukası üreten dört eski askerle ilgili makale hazırlamak için incelemeye ve röportaj yapmaya gider. Orada ilginç silah test edilirken Buster’in yüzüne isabet alarak sağ tarafını tanınmaz hale getirir. Hastaneden çıktıktan sonra parasız ve ne yapacağını bilmez durumdayken ailesini arar. Annie ise bir sahnede üstsüz oynaması konusunda sıkıntı yaşar. Bunu aşabilmek için uğraşır ve sonunda sette yarı çıplak dolaşır. Fotoğraflarının çekilip internette yayılmasının ardından alkole sığınır ve zor günler geçirir.

25 Ekim 2013 Cuma

Kimdir Yazar?

Yazar ve sanatçı sıfatları asıl tanımlanması gereken kişiler dışındakiler içinde kullanılıyor uzun bir süredir. Gittikçe daha da karışıyor. Bu durum post-modernizm sonrasının bir getirisi mi acaba? Eskiden edebiyatla uğraşana edip, kitap yazana müellif, yazara ise muharrir denirmiş. Bugün ise hepsine birden yazar deniyor. Bu konuyla ilgili 19 yıl önce Özdemir İnce şunları yazmış:

"Şarkıcı ve türkücülerin bu gerçek sıfatlarıyla yetinmeyip kendilerine artiste (ressam) anlamına gelen sanatçıyı yakıştırmaları gibi, meslekleriyle ilgili yazı yazanların yazar sıfatını giyindiklerini görüyoruz: gazeteci-yazar, mimar-yazar, futbolcu-yazar... Yakında evli-yazar, bekar-yazar, sarışın yazar, esmer-yazar, şendul-yazar gibi sıfatlar üretilirse kesinlikle şaşırmamalıyız... Ansiklopedide yaratıcı yazar roman, öykü, şiir, deneme ve tiyatro alanında ürün verenler için kullanılıyor... Yazdığı yer nerede olursa olsun (kitap, gazete, dergi) her yazı yazan yazar değildir; yayımlanmış her yazılı metin kendiliğinden yazınsal ya da bilimsel değildir. Bunların kendilerine özgü içerik, dil, biçim, biçem ve söylemleri vardır. Bir yazılı metne tür adını bu özellikler ve nitelikler verirler. Her önüne gelen yazdığı metne dilediği bir türün adını koyamaz. Kim böyle bir iş yaparsa yaptığı iş kalpazanlıktır, sahteciliktir..."

İnce, Özdemir, Yazmasam Olmazdı, Doğan Kitap, İstanbul, 2004, s: 101-107

17 Ekim 2013 Perşembe

Yalvarırım, Uyandırma Beni!!!

"İtalya'da Borgia'lar altında yaşanan otuz yıllık savaşın, cinayetlerin, terörün ve dökülen kanın ardından Rönesans, Leonardo da Vinci ve Michelangelo gelir. İsviçre'nin beşyüz yıllık demokrasi ve barışı ise guguklu saatten başka bir şey üretmez."* Bu sıkıntılı dönem Michelangelo için kolay değildi: 

"Kentin olabileceği her şeyi oldu, ya da olmak istedi: yapı ustası, ressam, yontucu, ozan. İnsan vücudunu tanıyabilmek için, koku onu odadan kaçırana dek, cesetlerle bir yere kapanıyordu. Ateşli kentin bütün düşü ve bilgisi Vinci'de uyuşuyor, ondaysa durmadan çatışıyordu. Yüce ruhu, mutsuz yurdunun enerji taşmalarıyla korkaklık bunalımlarına ayak uydurarak yükselip alçalan bir dalganın doruğu gibiydi. Kurtarmak üzere döndü doğduğu kente. Gözden düşmüş İtalya'da, köleliğin ağırlığını belki de yalnız onun yüreği duydu: "Uyumak çok tatlı benim için, taş olmak çok daha tatlı, şu mutsuzlukla utanç sürdükçe. Hiçbir şey görmemek, hiçbir şey duymamak, budur işte en büyük mutluluğum. Yalvarırım, uyandırma beni! Yavaş konuş!..." s: 147"


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...