22 Temmuz 2014 Salı

Nesneden Öte

Sıradan pazar günlerinden biriydi. Haftanın bu son gününde dışarı çıkmaktan hoşlanmazdı. Gazete, kitap okur, müzik dinler ve uyurdu. Televizyon izlemezdi. O günde odasında müzik dinlerken kuzeni aradı. Havanın güzel olduğunu söyleyip yürüyüş yapmayı teklif etti. Dışarı çıkmaya niyetli değildi ama bir yandan kuzeninin davetini geri çevirmemek diğer yandan da sıkıntılı ruh halinin havanın etkisiyle biraz da olsa azalacağını düşündüğünden olumlu cevap verdi. Hemen üzerini değiştirdi. Teyzesinin oturduğu eve doğru yürümek için sokağa çıktı.

Hava gerçekten iyiydi. Yarı yolu geçmişti ki kuzeniyle karşılaştı. Her buluşmalarında olduğu gibi hemen koyu bir sohbete daldılar. Her seferinde somut olaylardan sıyrılıp, soyuta, hayali ve düşünceye dayalı konu ve kavramlara yönelirlerdi. Kendisini ve olayları sorgulaması ve bunlar üzerinde düşünceler oluşturmaya çalışma çabası hiç bitmiyordu. Her duruma bir açıklama getirmeye çalışıyor, bir sebep arıyordu. Kendiliğinden amaçsız oluşabileceklerine karşı da katı değildi. Hep çelişkiler içinde kalıyordu. Beyazdan griye, griden siyaha gidiyor, tekrar beyaza dönebiliyordu. Aslında yaşamda her şeyin bir sebebinin olması gerekmediğini biliyordu. Fazla determinist yaklaşım içinde olmayı da doğru bulmuyordu. Her şey modernlik çerçevesinde nesnel ve rasyonel olup bu mantıkla açıklanmayabilirdi. Netliğin olmadığı, belirsizliğin hâkim olduğu bir karmaşanın yaşandığı geçiş dönemi içinde. 20. yüzyıldaki gelişmeler bunu göstermişti...

Belirsizlik ilkesi nedeni değil tesadüfü, nesneli değil özneli öngörüyordu. Ya da o öyle algılıyordu. Bazen bir anının diğerine uymadığını düşünürdü. Çoğu zaman çökkün, yılgın, hatta yok olmak, kaybolmak ve buharlaşmak isteği içindeyken bazen de inanılmaz bir yaşam coşkusu ve enerjisinin içinden taştığını hissederdi. Her iki durumda karşıt uçlardı ama iki halini de seviyordu. Kendini suçladığında da bir böcek gibi hissettiğinde de ya da bilinçliliğinin farkında olarak kendiyle gurur duyduğunda da. İnsanlardan uzak durduğunda ve en yakınlarıyla bile arasına mesafe koyduğunda bile onları, onlarla olan ilişkilerini düşünürdü; geçmiştekileri, şimdiyi. Sokakta yürürken ona ışıltı veren, olumlu bir duygu uyandıran birini - genç, yaşlı, çocuk, kadın, erkek- gördüğünde onun için iyi temenniler içinde olurdu. O kişileri ilk kez görse de ve hiç tanımıyor olsa da. 

Kuzeniyle bir süre yürüdükten sonra marketten içecek bir şeyler alıp bahçede oturdular. Hava kararmak üzereydi. Sohbet sırasında toprak üzerinde kuru bir dal parçasına benzeyen ama hafif nemli olan ve kımıldayan bir şey gördü. Kuzenini dinlerken bir yandan da onu inceliyordu. Hafifçe bükülerek ilerlemeye çalışan ve dal parçası gibi görülen bu şeyin bir solucan olduğunu fark etti. Onun yapısı gereği hiç acele etmeden ilerleme çabasını hayranlıkla izledi. Doğadaki her canlı kendi organsal yapısı içinde sınırlarıyla basit dönqüsünü sürdürüyordu. Hayvanlar ve bitkiler böyleyken insan neyin arayışı içindeydi? Kendi neyi arıyordu? Niye bu bütünlüğün içinde yerini bulamıyordu? Solucan ne yaşayacaksa onu yaşıyor. Oysa insanlar! Sartre'ın dediği gibi kendi gerçeklerini kendileri mi yaratıyorlardı? Yoksa zaten önceden belirlenmiş ama kendisinin bilmediği yolda seçimlerinde serbestçe ilerleyip özgür olduğunu mu düşünüyordu? Belki kendi seçme özgürlüğü vardı, belki içinde bulunduğu şartların esiriydi. Bir şekilde başlayan sürecin devamını getiriyor, rolünü oynuyordu. Bunun kendi elinde olup olmadığını düşünmek çok mu önemliydi? Basit bir söylem gibi gözükse de yaşanacak olan yaşanmıyor muydu? Önceden belirlenip bilinse de ya da tam tersi olsa da. 

Hava iyice karardı. Hafiften üşüdüler. Eve dönmek üzere kuzeninden ayrıldı. Annesi bazı siparişler vermişti. Market kapanmadan onları alacaktı. Defalarca yürümüş olduğu sokaktan geçerken yine zihni boş değildi. Zihnini boşaltabildiğini hiç hatırlamıyordu; uykusunda bile. Sokakta her zamankinden farklı bir hava solumadı. Olağan halindeydi; birkaç insan yürüyordu, tek tük araba geçiyordu, bir de motosiklet üzerinde iki genç vardı ama yollarına devam etmiyor arada bir durup şakalaşıyorlardı. Bütün bunlar ona tuhaf görünmedi. 

Sokağın caddeye açılan kısmına kadar yürüdü ve hep yaptığı gibi karşı kaldırıma geçti. Geçmeden önce sağa baktığında motosiklet üzerinde gençleri gördü. Oldukları yerde duruyorlardı. Adımını kaldırıma attığı anda güçlü bir şekilde sol omzunda asılı duran çantasının sapının çekildiğini fark etti. Ne olduğunu anlayamadan kendini asfaltta yüzüstü yatarken buldu. Kötü bir şeyler olduğunu hissetti. Çok ani ve kısa süreli bile olsa bağırdığını duydu. Ancak ilk anda sapının birini tuttuğu sırt çantasının diğer sapına asılan kişi bağrış sonucu önde yürüyen iki adamın arkalarına döndüğünü görünce panik olup kaçtı. O ise yerden kalktı. Üzerini silkeledi. Sırt çantasının sapının kopmuş olduğunu gördü. Oldukça sakindi. Yanına gelen adamlardan biri nasıl olduğunu sordu. İyiydi. Sanki birkaç saniye önce böyle bir olay yaşayan, yere sürüklenen kişi o değildi. 

Çantasının içinde fazla para yoktu. Üstelik çanta da eskiydi ve değerli değildi. Maddi yönden bir hırsızı tatmin edecek hiçbir şey yoktu. Çantayı kapabilmiş olsalardı hayal kırıklığı yaşayacaklardı. Bütün bunlara rağmen onu bırakmamasının nedeni kolundan tamamıyla kurtulamamasının yanı sıra -ki bu yüzden yere düşmüştü- onu sıkıca tutuyor olmasıydı. Düşünce de bırakmamıştı çünkü içinde anlam yüklediği ve onun için önemli olan bir şey vardı: saatlerini vererek özenle ve zevkle aktardığı yazıların bulunduğu defter. Çalmaya çalışanların eline geçtiğinde belki bir göz gezdirilip çöpe fırlatılacakken, onun el üstünde tuttuğu, dost bildiği bir nesne ama sahip olunabilecek, parayla satın alınabilecek herhangi bir nesneden öte. 

Nesneye anlam verdiğimizde, onun bir ruhu olduğunu düşündüğümüzde -çünkü onu gerçek ve değerli kılan biziz- ondan kopmamız da kolay olmuyor. İçindekileri defalarca okumuş olsa da onunla geçirdiği vakitlerin tadına doyamıyordu. Böylesine alıştığı bir şeyden kopmak belki de o an için korkunç geldi. Yoksa fiziksel olarak yaşadığı korku değildi. Defter sanki onun ruhuydu, kendisiydi. 'Gizli ve bilinmeyen bir itkiyle' hareket etti. Kendisini oluşturmada destek veren, yol gösteren, her eline aldığında hüzünle gülümseyen o defterdi. Çoğu zaman içinde yazılı olanlar melankoliye, umutsuzluğa itse de çalınsaydı çok üzülecekti. Cansız bir varlığa bağlanmak doğru değildi elbette. Ancak bağlı olduğu maddi bir nesne değildi. Barındırdığı; zamanı, binlerce yılı aşan, sonsuzluğa giden fikirler ve düşünceler, insan ruhunu yansıtan, yaşamı anlamlı kılan sözlerdi. Elbette defter gittiğinde bunlar kaybolmayacaktı. Onda bıraktığı etki kalacaktı. Eve gitmeden önce markete uğradı. Annesinin siparişlerini aldı. Birkaç dakika önce ufak bir saldırıya uğrayan sanki o değildi.
       
Nalan Yılmaz, 8 Nisan 2001 

*****Bu sayfalardaki yazıların tüm hakları yazara aittir. Sadece kaynak gösterilerek, yazar adı ve orijinal sayfanın aktif linki belirtilerek alıntı yapılabilir ve paylaşılabilir. Nalan Yılmaz adıyla tüm yazılar 'Creative Commons Attribution Noncommercial-No Derivative Works 3.0 Unported License' altında tescillidir.   2008-2017 Creative Commons License

0 yorum :

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...