24 Mayıs 2009 Pazar

Sıkıntı - Huzur - Umut

Sıkıntı melankoliğe eşlik eden arkadaştır :) Öyledir gerçekten. Hep canı sıkılan ama neye sıkıldığını bilemeyen insanlar vardır. Kişisel tarihinde bu sürüp giden kronikleşen bir durum olursa melankoli de peşinden ayrılmaz.

"19. yüzyılın ortasında, Flaubert, Aziz Antonius'un ruh halini sıkıntıyla ifade eder: Ah nasıl canım sıkılıyor! nasıl canım sıkılıyor! Bir şey yapmak istiyorum ve bunun ne olduğunu bilmiyorum; bir yerlere gitmek istiyorum, nereye bilmiyorum; ne istediğimi bilmiyorum, ne düşündüğümü bilmiyorum, istemeyi arzulamak bile geçmiyor içimden."* Sanki Ivan Gonçarov'un Oblomov'u söylemiş gibi bu sözleri ya da boş verin roman kahramanını siz de zaman zaman böyle hissetmez misiniz?

Ne yapmak istediğini bilmemek ya da aslında her şey yolundaymış gibi görünürken can sıkıntısı. Her şey yolunda mıdır aslında? Sıkıntının kaynağı nedir? Boşluk mudur? Varoluş mu? Varoluşla insanın kendisi arasına koyduğu mesafe mi? Hayata bakış açısı mı?...

22 Mayıs 2009 Cuma

Didyma Apollon Tapınağı

Didim Kuşadası’na 73, Bodruma 110 km uzaklıkta. Kuzeyinde Bafa gölü ve Menderes Nehri, batısında ve güneyinde Ege denizi doğusunda Akbük körfeziyle sınırlı bir yarımada. Antik dönemde bir kehanet merkezi olan ve Miletos kentine bağlı olan Ddyma’da Apollon için bir tapınak yapılır. Işık, güneş, müzik ve kehanet tanrısı Apollon bir gün, Didim yöresinde çobanlık yapan Brankhos'a rastlar ve ondan çok hoşlanır. Ona biliciliğin sırlarını öğretir. Çoban Brankhos da ilk Apollon adına Brankhid rahipleri için ilk tapınağı yaptırır. Bu bölgedeki yapılaşma Arkaik döneme kadar uzanır.


20 Mayıs 2009 Çarşamba

Bir İyon Kenti: Miletos


Miletos, Priene ile Didim arasında, Priene’ye 20, Söke’ye 30 km mesafede Balat köyü yakınlarındadır. Büyük Menderes’in denize ulaştığı yerde yarımada üzerine kurulan ve Priene gibi İyon uygarlığına ait olan liman kenti Miletos, büyük filozofların ve mimarların da doğduğu bir yer. Matematikçi, astronomi bilgini ve düşünür Thales, fizik ve doğa bilimcisi Anaksimandros (M.Ö 610-574) ve öğrencisi Anaksimenes, Mimar Hippodamos ve Ayasofya‘nın mimarı İsidoros de Miletos’ludur.

18 Mayıs 2009 Pazartesi

Bir İyon Kenti: Priene

Atina’nın kurucuları İon kavimleri M. Ö. 1200’lerde Yunanistan’dan Batı Anadolu kıyılarına göç edip İzmir çevresine yerleşirler. Burada kentler inşa ederek denizcilikte, heykel ve mimaride gelişmiş yeni bir uygarlık oluştururlar. Bölgedeki 12 İon kenti: Foça, Ertyhrai, Khios, Klazomenai, Teos, Lebedos, Kolofon, Efes, Samos, Priene, Myus ve Milet'tir. Panionion Birliği'ndeki en hareketli liman kentlerinden biri olan Priene Söke’ye 12 km mesafede Güllübahçe kasabasının yakınında, Mykale dağı yamacında güneye bakan doğal bir platformda ve çevresindedir. İyon kentler birliğinin en hareketli liman kentlerindendir. İlk kent M.Ö. 1100 yıllarında İyonlar tarafından deniz kıyısında kurulur. Heraklia, Efes, Miletos ve Myus kentleriyle aynı kaderi paylaşır. Bir zamanlar deniz kıyısındayken ve limana sahipken Menderes nehrinin taşıdığı alüvyonlar yüzünden Latmos körfezi dolar ve Priene denizden 5.5 km uzaklaşıp iç kent haline gelir. İkinci kuruluşu M.Ö. 350’deki bugün kalıntıların bulunduğu yerdedir.

Miletos'lu Hippodamos’un ızgara planı -dik açılarla kesişen bir geometrik düzen- ile yamaca oturan Priene antik şehir planlamasının önemli bir örneğidir. Hippodamos planı bugün de şehir kuruluşlarında uygulanmaya devam eder. Sağlam, rustik bir kent duvarı ile çevrili Priene bölgeye ait gri-mavi mermerden inşa edilen yapılarıyla zamanında gösterişli bir yerdir. Atina’nın yardımlarıyla kurulduğu için Atina’nın etkisi ve yönetimi altında kalır. Daha sonra Bergama Krallığı'nın ve Roma’nın egemenliklerine geçer. Bizans döneminde önemli bir psikoposluk merkezi olur ama 13. yüzyılda terkedilir...

15 Mayıs 2009 Cuma

Geçmişin İzinde Selçuk ve Çevresi

İzmir’in güneyindeki Selçuk’un ilk kuruluş yeri Ayasuluk Tepesi’ndeki kale ve çevresidir. Bölgenin ismi olan Ayasuluk 1914’de Selçuk olarak değiştirilmiş. Tarih boyunca pek çok uygarlığın merkezi olan ilçenin girişindeki tepede Ayasuluk Kalesi, kalenin alt kısmında 6. yüzyılda Justinianus tarafından yaptırılan üç nefli 130 m uzunluğunda bazilika olan St. Jean Kilisesi yer alıyor. Kilisenin biraz aşağısında 1375 yılında Beylikler Döneminde inşa edilmiş ve Türk mimarisinde önemli ve görkemli bir yapı olan İsabey Cami’ni ve caminin solunda Arkaik dönemde yapılmış, bugün sadece bir sütun ve son derece az kalıntıların bulunduğu dünyanın yedi harikasından biri olan Artemis Tapınağı’nı görmek mümkün. Üç dine ait yapıların bir arada olması Selçuk’un geçmişte inanç bakımından da önemli bir yerleşim olduğunu gösteriyor.


13 Mayıs 2009 Çarşamba

Melankoli-Hüzün-Boşluk-Derin Düşünce

Melankoli ile ilgili bu blogda epey yazı var. Melankoliyi incelemeye 2000 yılında başladım. O sıralar Prof. dr. Ayla Ödekan'ın doktora dersi için "Batı Sanatı'nda Melankoli" adlı bir çalışma hazırlarken 35 kitaptan ve çok sayıda makaleden yararlanmış; batı resminin melankoliye uygun örnekleri üzerinde durmuştum. O kadar mutlulukla ve coşkuyla çalışmıştım ki -biraz çelişen bir tutum oldu farkındayım :) -. Şimdiye kadar yaptığım araştırmalar içinde en sevdiğim konu bu oldu. Zaten melankoliye yatkın bir yapım olduğundan mı, varoluşla ilgili derin düşüncelerin tatlı hüznünden zevk aldığımdan mı, nedensiz hafif üzüntünün arada bir insanı esir aldığını, sevinç ve kederin birbirine yakın durduğunu bildiğimden mi, en mutlu anda bile buruk bir acı duyulacağını hissettiğimden mi, yalnızken insanın kendisiyle iletişimini önemsediğimden mi bilmiyorum.

Hayatın koşuşturması içindeki insanlardan kaçıp ilgisizleşen, dünyevi şeylere yabancılaşan, kalabalık içindeyken bile çevresinden ve dünyadan soyutlanarak hülyalı gezinen, her şeyi sorgulayan buna vakit ayıran, bir gereklilikmiş gibi sunulan hıza ve "Her şey yaşanmalı, her şey tüketilmeli" düşüncesine ayak uydurmayan, arzular ve yoksunluklar arasındaki çelişkide çaresizliği duyumsayan yine de "hiçlik içinde bile bir umut düşleyen"*, kaplumbağa gibi hareket eden melankolik bir flaneur. Melankoli; boşluk duygusu, tembellik ve uyuşukluk içinde olanı simgelemez. "Ben de tembelim,  ben de boşluk içindeyim; öyleyse melankoliğim." demek bilgisizce sığ bir yaklaşım olur. Bu ise olguyu sıradanlaştırırken, gizemini ve değerini de yok sayar.

9 Mayıs 2009 Cumartesi

Yeterse Yeter Artık!!!

Van gogh ile ilgili 2001 yılında yazdığım yazının tamamının o kadar çok sitede, forumda kaynak gösterilmeden paylaşıldığını gördüm ki. Üstelik yazıyı gönderen kişi kendisininmiş gibi sahipleniyor. Sadece bu yazı değil elbet. Kütüphanelere giderek emek, zaman ve para harcayıp yaptığım araştırmaları internet ortamına aktarmak hata mı? Bu bilgileri paylaşmak istedim ama kolaycı insanlar bunu hak etmiyorlar. Nasıl bir zihniyet içinde olduklarını anlayamıyorum. Kendi düşünceleri dışında hoşlarına giden yazıları da forumlarda paylaşan bir yığın insan var ama insaf!!!

Lebriz'de yayınlanan sanat tarihi ile ilgili incelemelerim için de öyle. Çocuklar ödevlerini yaparken olduğu gibi alıyorlar. Ya okullarda araştırma nasıl yapılır, ödev nasıl hazırlanır öğretilmiyor ya da bu internet çocukları kolaya kaçıyorlar. Öğretmenler herkesin internetten aynı şeyleri kopyaladığını elbette fark ediyordur.

13-14 yaşlarındaki çocuklar tembellikten, bilinçsizlikten yapıyor da diğerlerine ne demeli? Bir makale ve yazı yazmanın da kuralları vardır. Birinin düşüncesini, yazısından bir bölümünü kullandığında onu kaynakta veya dipnotta belirtirsin. Sahiplenmezsin. Son derece medeniyetsiz bir davranış bu. Çok az sayıdaki saygılı insanı bunların dışında tutuyorum. Zaten google'da bir şey aradığında hep arakçıların siteleriyle karşılaşılıyor. Aynı bilgiler farklı sitelerde, forumlarda. Yeni bir şey yok. İçerikler o kadar yetersiz ki.  İyi ki kopyala yapıştır varmış!!!

İnternete içerik eklemek artık anlamsız gelmeye başladı. Bir yandan da birbirinin aynı, bireyselliği beceremeyen, bencilliği erdem sananların dışında az da olsa doğru düzgün insanlara sanat ve sanat tarihi ile ilgili yazıların faydalı olacağını bilmek düşüncesi de var.

6 Mayıs 2009 Çarşamba

Suprematizm ve Malevich

Ressamın ve heykeltıraşın doğadaki herhangi bir şeyi birebir aktarması fotoğrafın bulunmasıyla son bulur. Ressamlar akademik eğitimin gereksizliğini fark ederler. 19. yüzyılın ortalarından itibaren art arda görülen Romantizm, Sembolizm, Empresyonizm, Post-Empresyonizm, 20. yüzyıl başlarındaki Ekspresyonizm, Kübizm, Dadaizm vb. gibi akımlarla sanat artık eskisi gibi görünenlerin tasviri olmaktan çıkar. Bilimsel ve teknolojik gelişmeler, hareketlilik, hız, zaman ve mesafe kavrayışı sonucu sanatçının da görevi değişir. Fotoğrafın doğadaki nesneleri belgelemesiyle sanatçılar da fotoğrafın yapamayacağı yeni arayışlar içine girerler. Endüstriyel ortamda iç dünyalarına yönelerek önce biçimi geri planda bırakıp renklerle kendi psikolojilerini daha sonra da nesneyi parçalayıp çeşitli açılardan görünüşlerini verirler. Parçalar birbirinden uzaklaşırken hacimsellik niteliği dağılır, tanınabilirliği kalmaz ve yeni resim öğeleri ile sanata da yenilik gelir. Dış dünya ile resim arasında bir ilişki kurulur. Endüstri ürünleri tuval üzerinde kolaj tekniğiyle geometrik düzenlemeler içinde kullanılırken gerçekteki fonksiyonunu yitirir. Nesne hem boyanır hem de yapıştırılarak kendi görüntüsünün yerini alır. Sanatçılar nesnelerin görünüşlerinin ötesinde enerjilerinin, hızlarının, kuvvetlerinin ve etkilerinin de olduğunu ama görüntü biçimlerinin bunları yansıtamadığını düşünürler.

3 Mayıs 2009 Pazar

Düşlerle Karışan Mitolojik Düşünce Parçaları 2

Bağlamış sandalları ayaklarına, uçabilsin diye hızla. Ulaştırabilmek için haberleri sona erdirecek dertleri. Değnek, Hades'in görünmez başlığı ve zehirli oklar yanındayken kimse çıkamaz karşısına şakacı Hermes'in. Hisseder ölümlüler tanrısallığı gök gözlü Athena yalvarınca babasına. Yumuşar yüreği Zeus'un acı çeken ölümlülere. Hermes görünür düşlerde bir ölümlüye haber iletmek için.

Çoktan sona erince akşam, parmakların arasına alınan ay yükselince en tepede, Hypnos sarar tüm şehri görkemiyle, karşı konulmaz, erişilmez gücüyle. Bitince karanlıklar, kraliçenin enerjisi, geçecek hırçınlık sakinliğin yerine. Titreyecek eller, boş bakacak gözler koşmak isteyecek yine uykuya ayaklar.

Uyutur büyüleyerek Hypnos gün doğana dek. Çalana kadar kapıyı tatlı neşeler. Uyandırır yeşil yapraklı dallar hışırtıyla cama dayanarak, Helios en tepedeyken. Kucak açar güzel günler, tasasız gülüşler, coşkulu, sevinçli. Masumiyet el ele mutlu düşlerle. Kuş açar kanatlarını derinliğine göklerin. Gökler yol verir gülerek sevimli gidişine.

2 Mayıs 2009 Cumartesi

Düşlerle Karışan Mitolojik Düşünce Parçaları 1

Ne güzeldir yaşamak Beethoven'in dokuzuncu senfonisinde. Ne güzeldir Rimbaud'nun Nietzsche'nin dizelerinde. Ne güzeldir ruh hallerini yansıtan satırlarda. Ne coşkuludur Van Gogh'un renklerinde, Dionysos'un şenliklerinde. Ne güzeldir Miro'nun, Friedrich'in, Klee'nin, Chirico'nun düşselliginde. Ne güzeldir yaşamak içine çeken Oneiros'ta.

Felsefe okullarında tartışılan gerçek. Yaşam ve anlamı. Bağlanınca körü körüne eskiye ve yeniye. Geçmiş ve gelecek arasında dönüp durmak çemberin içinde ya da safdışı birakıp aklı -Nietzsche gibi- içgüdülerle yaşamak sadece.

Penelope'nin gündüz örüp gece söktüğü bir türlü tamamlanamayan bezi gibi bahaneler uydurmak istenmeyenlere. Kurduğu, yarattığı kapalı evreninde önce kendini kandırır mazaretler üreten. Gün gelir ne kendisi ne de başkaları yutmaz olur tüm bunları. Yüzleşmek gerekir korkularla dışsal bir değişim etkisini göstermeden...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...